Ekonomi
Kendimizi yeni bir dünyaya hazırlamalıyız
Türkiye’nin artık kendini teknoloji markalarının çıktığı dünyaya hazır etmesi gerektiğini söyleyen İstanbul Ticaret Odası (İTO) Başkanı Şekib Avdagiç, “10 yıl sonra dünyanın en değerli 500 yeni markasının arasına onlarca marka sokmanın planlamasını yapmamız lazım” diyerek iş dünyasına önemli bir mesaj verdi. Avdagiç, 2018 yılı değerlendirmesi ile yeni yıl beklentilerini gazetemize anlattı.
İnsan kaynağımız güçlü
Bence bizim bütün bunlar için bir şeye ihtiyacımız var. Kompleksli yaklaşımları bir kenara bırakmalıyız. “En değerli 100 markamızın hepsini toplasanız bir Amazon etmiyor” retoriğinden kurtulmalıyız. Bizi edebiyat değil çalışma kurtaracak. Kompleks kokan açıklamalar dünde kaldı. Bizim 10 yıl sonra dünyanın en değerli 500 yeni markası içine onlarca marka sokmanın planlamasını yapmamız lazım. Pazarlamanın hammaddesi markaysa, İstanbul ve Türkiye’de, dünyanın en değerli markalarını oluşturacak zengin hammadde kaynakları var. Nedir onlar? Kültür var, tarih var, birikim var, girişimci ruh var, hepsinden de önemlisi yenilikçi teknolojilere ilgili Z kuşağı var, yani insan kaynağı var. Unutmayalım, ilk markalar da ilk medeniyetlerin kurulduğu bu coğrafyadan çıktı.
İstanbul’la ilgili hayalim
Herkesin mutlaka İstanbul ile ilgili bir hayali vardır. Hayalimdeki İstanbul, tıpkı geçmişte olan İstanbul’dur. Yani İstanbul’un geçmişin 8.500 yıllık birikimiyle geleceği, bugünde buluşturmasıdır. Marka şehirler öyledir, size koskocaman bir ân sunarlar. Öyle bir ândır ki bu, içinde binlerce geçmiş yılla birlikte binlerce gelecek yıl da saklıdır.
Bu yüzden marka şehir İstanbul’u geleceğin kuşağına da hazır halde tutmalıyız. Sözgelimi 1990’lı yıllarda doğan, teknolojiyle iç içe Z kuşağı için ne anlam ifade edeceğini bugünden tespit etmeliyiz. Birçok Z Kuşak gencimiz, 10-15 yıl sonra, şu an adını bile bilmediğimiz bir işte çalışıyor olacak. Tıpkı 20 yıl önce bulut bilişim denildiğinde, aklımıza pek de bir şeyin gelmediği gibi. O halde 21. yüzyılın İstanbul’u da, tüketicileri de bizim hayal bile edemeyeceğimiz boyutta hızlı gelişecek. Dijital pazarlama çok daha ön plana çıkacak.
İstanbul’u öne çıkarmanın yolu
İstanbul’u yeni alanlarda sözgelimi kültürde, sanatta, alışverişte, gastronomide nasıl öne çıkartabiliriz? Bana göre bunun birinci yolu, İstanbul’un marka değerinin yükseltilmesiyle mümkün. İstanbul’un uluslararası organizasyonlara ev sahipliği yaparak, bu alanlardaki potansiyelini ve birikimini göstermesi gerekiyor. Daha da önemlisi şudur: İstanbul’da şehir altyapısının oturması çok önemli. Son dönemde başta ulaşım olmak üzere İstanbul’un alt yapısı Avrupa şehirlerinin bile üzerinde bir kaliteye kavuştu. Şehrin en azından tarihi yarımada dediğimiz kısmının sakinliğe kavuşup turizme açılması, kültürün de, sanatın da, gastronominin de gelişmesine yol açacaktır.
Biz İstanbul gibi tarih ile bugünü bir arada yaşayan şehirlerin yaptığının aynısını yaparsak, sorunu çözmüş oluruz. Böylesi şehirlerde tarihsel nitelikteki alanlar, özgün halleriyle korunup şehrin hoyratlığından muhafaza ediliyorlar. Şehrin gelişmeye açık bölümlerinde ise ihtiyaçlara göre bir yapılanma gerçekleşiyor. İstanbul, bahsettiğim bu sorunu çözüme kavuşturuyor gibi.
Başarının formülü
Bir de şunun altını çizmeliyim: İstanbul, bu havzadaki en büyük markalardan biridir. Şimdi sorun, bu merkezin dijital teknoloji ile, tek tuşla küresel pazarlara ulaşabilmesi. Bunun içine finans da giriyor, gastronomi de moda da sanat da giriyor. Hepsi o zaman çok daha başarılı olacak.
Marka şehre marka misafir
Avdagiç: “Aralık ayı başında ‘Modern pazarlamanın duayeni’ olarak anılan Profesör Philip Kotler’i İstanbul’da ağırladık. Dünya Pazarlama Zirvesi’ni düzenledik. Bu zirve, küresel pazarlamanın en prestijli platformlarından biri. Zirvenin bu yılki ev sahibi ise İstanbul Ticaret Odası, Türkiye oldu. Zirve, odamızın bugüne kadar yaptığı en kapsamlı ve yüksek katılımlı etkinlik oldu. 4 bin kişinin izlediği etkinliğimize, 5 bin 400’ün üzerinde katılımcı müracaatı aldık. 10 bini yakın iki de internet üzerinde canlı olarak izledi. Eminim ki, Philip Kotler’i görenler, marka konusunda onu dinleyenler arasından geleceğin markalarını tasarlayacak birçok genç çıkacaktır.
2018 böyle geçti
Sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada zorlu bir seneyi geride bırakıyoruz. Dünyaya baktığımızda 2017’den 2018’e geçen, 2018’de daha da katmerleşen çok sayıda gelişme ve bunların Türkiye’ye yansımalarını görüyoruz. ABD Başkanı Trump’ın başlattığı ticaret savaşları, tüm dünya ticaretini daralttı. ABD Merkez Bankası FED’in para politikasını nasıl bir tempoyla sürdüreceği ekonomi çevrelerince merakla izlendi.
2019’un Türkiyesi
ABD ekonomisine yönelik resesyon riski de hayli arttı. Uzmanlar, FED’in 2019’da daha önce ifade ettiği ölçüde bir parasal sıkılaştırma yapamayacağını söylüyor. Bu yeni bir varlık alım fırsatı olabilir ve Türkiye’ye olumlu yansıyabilir. Yaz aylarında başlayan manipülatif hareketin etkisi, 2018’in son çeyreğine de yansıyabilir. Ancak bugünün koşulları, 3. çeyrek rakamlarının ait olduğu yaz aylarından daha ılımlı: Enflasyonda iniş başladı. Dolar, 4 ay önceki seviyesine geri gelmiş durumda. 2018 ihracat rekoru kırdığımız yıl olacak. Turizmde 2019 beklentileri yüksek. Dolayısıyla biz ufukta sürdürülebilir ve dengeli bir büyüme görüyoruz.”
Üç beklenti öne çıkıyor
İş dünyasının 2019 beklentileri üç konu etrafında yoğunlaşıyor. Birincisi; kamu işi yapan firmalar, bekleyen hakedişlerini tahsil edebilecekler mi? İkincisi; Devlet, özel sektörün biriken KDV iade alacağını ödeyecek mi? Bu arada; Sayın Cumhurbaşkanımızın İkinci 100 günlük Eylem Planı’nda da KDV iadesi ödemelerinde hızlı hareket edileceğini açıklaması, bize güven vermiştir. Üçüncüsü ise; finansmana erişimde iyileşme sağlanacak mı? Bu üç konu ortak payda. Reel sektörün devletten alacaklarını alabilmesi lazım. Çünkü bu, reel sektörü gerçek anlamda fonlayacaktır. Daha da önemlisi finansman maliyetinin bu kadar yüksek olduğu bugünlerde reel sektörü bankalar gözünde güçlendirecektir. Aynı zamanda bankalara ve krediye olan talebi de azaltacaktır.
Ticari diplomasi dönemi
“İş dünyası temsilcilerinin kabinenin yurt dışı ziyaretlerinde yer almasının önemini artık herkes biliyor” diyen Avdagiç, “İhracata dönük faaliyetlerde daha etkin yer alınması için çözülmesi gereken bazı problemler de var. Rahmetli Turgut Özal’dan bu yana görev alan başbakanlarımız, yurt dışı gezilerine işadamlarını da götürüyor. Ancak Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’la birlikte bu yeni bir ivme kazandı.
Özel sektör önemli
İş dünyasının sorunlarıyla, işadamlarının yurtdışı pazarlarına açılmalarıyla yakından ilgilendi, ilgileniyor. Başta ekonomiden sorumlu bakanlıklarımız olmak her biri iş dünyasına yakından sahip çıkıyor. Çünkü Türkiye’nin gelişmesi, ihracatçı niteliğini yükseltmesi özel sektörümüz sayesinde olacak. Bunun farkında... Gerek Cumhurbaşkanımız gerekse bakanlar, özel sektörün başarısını artırmaya odaklanmış durumdalar. Kanaatime göre gerçek anlamda bir ticari diplomasi başlatmış bulunuyoruz. Elbette bunun her sene, bir öncekine göre daha da ileriye taşınması, yeni bir açılım kazanması gerekiyor. Bu konuda gerek Kabinemizi, gerekse özel sektör temsilcilerini çok iyi bir iletişim ve koordinasyon içinde görüyorum” şeklinde konuştu.
Üç ayaklı İTO reçetesi
İşadamlarımızın daha başarılı işlere imza atmaları bizleri de gururlandırıyor. Özellikle bu süreçte işadamlarımıza 3 ayaklı İTO reçetesini öneriyorum: Birincisi katma değeri yüksek ürünlerin üretimine yönelin. Çünkü dünya şartlarının değişken olduğu, ekonomik sıkıntıların her an bizi gafil avlayacağı ortamda işletmeleri farklı kılacak olan üretimlerinin nitelikleri ve vazgeçilmezliğidir. Dolayısıyla Ar-Ge’den şaşmamalıdırlar. İkincisi mutlaka ihracata yönelmeleridir. Zaten ihracatçı kimlikleri varsa, yeni pazarlara odaklanmalıdır. Kendilerini Mevlana Hazretlerinin pergel örneği haline getirmeleri gerekiyor. Yani bir ayakları üretim için Türkiye’de iken, diğer ayakları dünyanın her köşesine uzanmalıdır. Üçüncüsü ise sermayelerini sadece zorunlu yatırımlara harcasınlar. Üretime etki etmeyen, geri dönüşü kısa vadede gerçekleşmeyecek yatırımlardan kaçınsınlar. Ayağını yorganına göre uzatsınlar.
Ailemle enerji topluyorum
“İstanbul Ticaret Odası Başkanlığı görevine geldikten sonra vakit, en çok yokluğunu çektiğim şey. Eskiden en büyük keyfim, hafta sonlarını ailem ve sevdiklerimle birlikte geçirmekti. Ancak bunu eskisi kadar sıklıkla yerine getiremiyorum. Yine de her hafta mutlaka bir günümü kendime ve aileme ayırmaya özen gösteriyorum. Çünkü ailemle geçirdiğim vakitler, zorlu geçen bir haftanın bütün yoruculuğunu geride bıraktığım anlar oluyor. Ayrıca yeni başlayacak olan hafta içinde ihtiyaç duyduğum enerjiyi depoluyorum.”
Bu gerçeği dikkate alalım
“Türkiye’de yeni bir sanayileşme hamlesi için önümüzde üçlü bir sentez var. Çin’in 10 yılda zenginleşmesi, ticaret savaşlarının başlaması, Türkiye’de döviz kurunun makul seviyeye gelmesi, Türkiye’nin cari açığa sebep olmayan ihracatla sanayileşmesi için bir fırsattır.”
Zamanım olsa da yapsam…
“Zamanım olsa da yapsam dediğim bir şey var. Tesisimizde otomotiv ana sanayiine yönelik üretimler yapıyoruz. Ayrıca yarış otomobilleri üretiyoruz. Otomotiv benim için bir tutku... Onunla ilgili her şey beni fazlasıyla heyecanlandırıyor. Bu yüzden olsa gerek, yerli otomobili büyük bir heyecanla bekleyenlerden biri de benim.”
Ne yemeğe ne de spora zaman var
“Yemek ve spor konusunda sorulan sorular oluyor. Maalesef yoğun çalışma temposu içinde ikisine de vakit ayıramıyorum. Değil mutfağa girmek, yemek yemeğe bile zaman zaman vakit bulamıyorum. Spor ile ilgim ise bir futbol kulübünün taraftarı olmaktan öte geçmiyor. Vakit buldukça yürüyüş yapmaya çalışıyorum. Bir de İTO meclis üyelerinin oluşturduğu takımlarımızın futbol turnuvasının sıkı bir izleyicisiyim. Ancak oynamak için yeterli vaktim olmuyor.”
Ben olsaydım...
Tabiatım icabı ‘ben’ ile başlayan cümleler kurmuyorum. Kişinin kendine ilişkin muhasebelerinde kullanması gereken bir sözcüğü, burada kullanmayı doğru görmüyorum. Biz, her şeyi Allah’ın sonsuz lütfu içerisinde yaşıyoruz. Dolayısıyla kaderimizle barışık bir yaşantının, hiçbir zaman bize “Ben olsaydım” diye bir cümle kurdurmaması gerektiğini düşünüyorum. Biz, amentüsü içinde “ve bilkaderi” bölümü de olan bir inancın müntesipleriyiz, bağlılarıyız. Dolayısıyla siz bu soruyu sorduğunuzda benim aklımdan insanın kaderini sevmesi geçiyor, diyebilirim... (Şekip Avdagiç)