İSLAM
‘Mühürlenme’ takdir mi, sonuç mu?
“Allah onların kalplerini mühürlediği için onlar inkâr etmiş değildir; onlar inkâr etmiş oldukları için Allah onların kalplerini mühürlemiştir. Yani, onlar evvelce inkâr etmiş, bu inkârlarında bile bile ısrar etmiş, tevbe etmemiş, tevbe için kendilerine tanınan imkânları reddetmiş oldukları için Allah da onları imana zorlamamış, bir bakıma onların isteği üzerine kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir.”
Rabbimiz şöyle buyurdu:
“Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de kalın bir perde bulunmaktadır ve onlar için büyük bir azap vardır.” (Bakara Suresi, 7)
Önceki sohbetimizin de konusu olan bu ayet-i celilede verilen mesajı anlamaya devam ediyoruz.
Dikkat çekilen nedir?
Bu ve benzeri âyetlerde dikkatimizi çekmesi gereken husus şudur:
Allah onların kalplerini mühürlediği için onlar inkâr etmiş değildir; onlar inkâr etmiş oldukları için Allah onların kalplerini mühürlemiştir. Yani, onlar evvelce inkâr etmiş, bu inkârlarında bile bile ısrar etmiş, tevbe etmemiş, tevbe için kendilerine tanınan imkânları reddetmiş oldukları için Allah da onları imana zorlamamış, bir bakıma onların isteği üzerine kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. (Ümit Şimşek Meali)
Nüzul Sebebi:
Rabî’ b. Enes’den vâki olan rivayette de bu iki âyetin nüzulü “toplulukların önderleri” ve özellikle Bedir harbinde öldürülenler ile ilgili olduğu söylenmiştir. Gerçi nüzul sebebinin özelliği, hükmün genelliğine engel değilse de, bu âyetteki “küfredenler”den genel kapsamı ile mutlaka kâfirler kastedilmediği de görünen deliller ve diğer karineler ile bilinmektedir.
Sahih rivayetlere göre başlangıçta kâfirler iki kısımdır. Bir kısmı kalpleri mühürlenmiş olanlardır, bunlar iman etmezler.
Diğer kısmı ise henüz öyle değildirler. Sonra müslüman olurlar ve hatta ümmetin seçkinlerinden ve etkıyâ (Allah’tan son derece korkanlar)’dan olurlar. Şu halde ayetteki “Ellezine” sözün gelişi ve öncesi karinesi ile doğruya uygunluğundan tahsis edilmiş, fakat yalnız nüzul sebeplerine mahsus zannedilmemelidir. Meâl bakımından mukayyed kuvvetindedir. Bunun için yukarda yalnız küfredenler, “bir defa küfretmiş bulunanlar” diye değil, “küfürleri ortaya çıkıp yerleşmiş olanlar” diye açıklama yapılmıştır. Böyle kâfirler yine olabilir.
Buraya kadar iki zıt olan düşünce halindeki veya gerçekteki iman ile küfre göre insanlar, aralarında vasıta bulunmayan iki karşıt kısma ayrılmıştır. Bundan sonra da ikinci taksimde kâfirlerin en zararlı cinsi olan ve küfür ile iman arasında dolaşır gibi görünen münafıklar vasıflandırılacaktır ki, öncekilere “inatçı kâfirler”, bunlara da ilmen veya amelen “şüpheci kâfirler” diyebiliriz.
Bunlar ayrı bir kıssa ile kâfirlerin kıssasına bağlı olarak açıklanıyor. Fakat mü’minler hakkında dört âyet; sözleri ve fiilleri bir olan belli kâfirler hakkında ancak iki âyet indirildiği halde, sözleri fiillerine benzemeyen bu münafıklar hakkında on üç âyet indirilmiş ve bu şekilde kâfirler sınıfının âyetleri on beşe ulaşmıştır.
Ve bütün bunlar, ilk önce Allah’ın Resulünü, ikinci olarak da mü’minleri irşad içindir.” (Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 1/198-199.)
Bâtıl inançlara inatla sarılan ve hakikatin sesini dinlemeyi reddeden kişinin zamanla hakikati kavrama yeteneğini kaybedeceği ve “böylece, sonunda kalbinin mühürlenmiş olacağı” (Râğıb) şeklindeki ilahî kanuna bir atıf.
Bütün tabiat kanunları Allah tarafından vaz‘edildiğinden -ki bunlara bir bütün olarak sünnetullâh (“Allah’ın kanunu”) adı verilir- bu “mühürleme” Allah’a izafe edilmektedir; oysa bu, insanın hür tercihinin sonucudur, bir “önceden takdir edilme” değildir. Aynı şekilde, bu dünyadaki hayatları sırasında hakikate karşı bilerek kör ve sağır kalmış olanlar için öteki dünyada hazırlanmış olan azap da, onların hür tercihlerinin tabii bir sonucudur; tıpkı öteki dünyadaki mutluluğun, insanın dürüst ve erdemlice davranarak iç aydınlığı ve huzuru elde etmeye yönelmesinin bir sonucu olması gibi... Kur’an’da Allah’ın “mükafat”ına ve “ceza”sına yapılan atıflar bu şekilde anlaşılmalıdır. (Muhammed Esed Meali)
Mevdudi diyor ki:
“Bu, onların Hakk’ı reddetme nedeninin, kendi hataları olmadığı ve sadece Allah’ın dilemesi ile olduğu anlamına gelmez. Onlar kabul etmezler; çünkü, Allah onların kalplerini mühürlemiştir. Onlar Hakk’ı dinlemezler; çünkü, Allah onların gözlerini perdelemiştir. Fakat onların kalplerinin ve kulaklarının mühürlenmesi, Hakk’ı kabul edememelerinin nedeni değil, bilâkis reddetmekte inat etmelerinin bir sonucudur.
Kur’an basit bir tabiat kanunundan söz eder:
Eğer bir kimse bir şey hakkında aleyhte önyargı sahibi olur ve sürekli bu önyargısını beslerse, o şeyde ne iyi bir yan görebilir, ne iyi bir şey işitebilir, ne de tarafsızca değerlendirmek için ona kalbini açabilir. Bu bir tabiat kanunu, aynı zamanda Allah’ın kanunu olduğu için kalpleri, kulakları mühürlemek ve gözleri perdelemek özellikleri O’na atfedilmiştir. (Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 1/47.)
Uyarıları umursamayanların acı akıbeti!
Seyyid Kutub diyor ki: “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir.”
Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlediği için ne kalplerine hidayet gerçeği ve ne de kulaklarına gerçeğin sesi ulaşabilir.
“Gözlerinde perde vardır.”
Bu yüzden onların gözlerine ne ışık ve ne de hidayet sızabilir.
Yüce Allah’ın onların kalpleri ile kulaklarını mühürlemesi ve gözlerine perde çekmesi, uyarıyı umursamamalarına, uyarılmanın ya da uyarılmamanın kendileri için aynı şey haline gelmesine uygun düşen bir ceza türüdür. Sebebine gelince burada sabit ve kesin bir eylemin, yani kalpleri ve kulakları mühürleme ile gözlere perde çekme eyleminin gerisinde beliren katı, karanlık ve donmuş bir tablo ile karşılaşıyoruz.
“Onları büyük bir azap beklemektedir.”
Bu kötü akibet; onların uyarıya kulak tıkamaları, uyarılma ile uyarılmama arasında hiçbir fark bırakmayan, inatçı-katı tutumlarının doğal bir sonucudur. Her şeyi eksiksiz bilen Allah da (kalplerindeki bu hastalığı) biliyordu zaten.” (Seyyid Kutub, Fîzilâli’l-Kur’an, Dünya Yayınları: 1/53)