Aktüel
Şenocak: Mezardan korkan, ölümü anlamayan bir nesil yetişiyor
Yeniakit.com.tr’ye konuşan Fıkıh Doktoru İhsan Şenocak, “Kuran-ı Kerim'de son gelen Ayet-i Kerime bize ölümü anlatır.” dedi. “Osmanlı Devleti, ölümü hayatın merkezine koymuştu. Mezarlıklar evlerin en yakınına, cami avlularına yapılıyordu.” ifadelerini kullanan Dr. Şenocak, şöyle konuştu: “Günümüzde mezarlıklar şehrin dışında. Mezarlığa gitmeye korkan, ölümün ne olduğunu kavrayamayan bir nesil yetişiyor. Oysa ki Müslüman için ölüm gerçek Dost’a kavuşmaktır.”
Taha Emre Özdemir Ankara
İhsan Şenocak, Müslümanlar için ölümün Gerçek Dost’a kavuşmak olduğunu hatırlatarak, “Kuran-ı Kerim'de en son gelen Ayet-i Kerime bize ölümü/hesabı anlatır; ‘Allah'a döneceğiniz, sonra herkesin kazancının kendisine noksansız bir şekilde verileceği, hiç kimsenin haksızlığa uğramayacağı günü düşünün ve Allah’ın rızasını kaybetmekten korkun.”(Bakara, 281). Son gelen Ayet-i kerime sanki Müslümanlara şunu söylüyor: ‘Kur’an-ı Kerim’in inişi bu ayetle mühürlendi. Hayatınızın önüne bu Ayet’i koyun.’ Efendimiz (SAV) da, ölümle iç içe yaşadı. O (SAV) bir defasında Ashabı’na dönerek şöyle buyurdu: “Lezzetleri yıkıp dağıtan ölümü çokça anınız.” ifadelerinde bulundu.
‘Ecdadımız Osmanlı ölümü hayatın merkezine koydu’
“Kişi ölümü düşündüğü zaman ölüm onu Allah’a isyandan alıkoyar.” diyen Dr. Şenocak, şunları söyledi:
“Hayatın merkezine ölümü koymak ve şehirlerde ahiret siteleri inşa etmek gerekir. Son İslam Devleti Osmanlı’da ecdadımız, ölümü hayatın içine koymuştu. Mezarlıklar evlerin en yakınında, cami avlularında idi. İş akitleri yapılırken, aşlar pişirilirken, gençler yarınların projelerini hazırlarken karşılarında dedelerinin mezarlarını seyrederdi. Mezar taşları onlara ‘hesabınızı buraya göre yapın’ derdi. Makberle iç içe bir hayatın insan üzerindeki tesirini şöyle bir tasavvur çerçevesinde mülahaza edelim: İstanbul’da selatin camilerinden birinin karşısında bir okulda, büroda ya da iş yerindesiniz… Öğle vakti ezan okunuyor, her taraftan Allah-u Ekber sesleri geliyor. Ezan, bize Allah-u Teala’nın azametini, buyruklarının değişmezliğini anlatıyor. Ezan bize diyor ki, ’Sakın ha! Yanlış iş bir imza atarak harama bulaşma. Ezanın sahibinin huzurunda hesab vereceksin.”. Ezan Müslümanı koltuğundan kaldırıyor, Rabbinin emrine uyup, camiye götürüyor. İçeri girerken avlunun sağında solunda mezarlıklar var. Dedesi ya da babası orada yatıyor. Onların hayallerini, projelerini ve mezardaki hallerini düşünüyor, sonra dünyaya makberden bakmaya başlıyor. İşte ölmeden önce ölmek buna diyoruz. Bu şuurla camiye giriyor. Namaz, büyük buluşma… Müminin miracı… Onu bir alemden alıp başka bir aleme taşıyor.
Üstad Necip Fazıl’ın ifadesi ile ‘Namazda yere çömelip, ruhumuzla semaya yükseliyoruz.’ Kıyamda ayetler okuduk. Okuduğumuz ayetleri secdeyle mühürledik. Selamla namazdan çıkarız. Duadan sonra okuduğumuz ayetleri hayatımıza tatbik etmek için camiden ayrılırız. Dışarıya çıkınca yine avludaki sağlı sollu mezarları görüyoruz. O mezardakileri, Efendimiz(s.a.v.) gibi “Ey müminler topluluğunun diyârı! Allah’ın selamı üzerinize olsun! Allah’ın inayetiyle biz de bir gün muhakkak size ulaşacağız.” diyerek selamlıyoruz. Avlu kapısından çıkıp, kaldığımız yerden hayata devam ediyoruz. Lakin iş yerimize oturduğumuzda gözlerimiz camide ve avludaki makberde kalıyor. İmza atarken bir dünyaya, bir de makbere bakıyoruz. Zira en sahici fotoğraf, hiç değişmeyen gerçek mezarlıktır. Bizi yanlışlardan, haramlardan bu bakış kurtarır. Şöyle düşünün… Bir Belediyede memursunuz, bir iş için masanıza içi para dolu bir zarf koydular. Rüşvet… Ama gözleriniz babanızın da içinde olduğu makberde, belki babanın önüne de öyle zarflar gelmişti, baban da rüşvet teklifleri almıştı. Sizden önce o rüşvet zarflarıyla ev yapan amirler, memurlar vardı. Şimdi hepsi yerin altında, haramların hesabını veriyor. Ölüme yani makbere bir bakış insanı haramlardan uzaklaştırır. Bir genç düşünün… Camiden çıktığında uygunsuz halde dolaşan bir kadın gözüne ilişti. Gözleri tam ona kayıyordu ki mezar taşları ona “dur, bakma, seni yoktan var eden Rabbine ihanet etme!” dedi. Arkadaşlarının, yakınlarının ölümünü hatırladı. Ölümü tefekkür etmek onu büyük günahlardan çekip aldı.”
‘Mezarlığa gitmeye korkan bir nesil yetişiyor’
“Ecdadımız, Efendimiz (SAV)’ın Sünnet’inin bir gereği olarak mezarlıkları hayatın içine, şehrin merkezi noktalarına koydu. Köylerde mezarlıkları eve en yakın olan yerlerde kurdu ki kapıdan çıkanlar ölümü hatırlasın. Fakat günümüzde insanlar mezarlıkları şehre en uzak noktalarda kuruyorlar. Bu yüzden bugün mezarlıklara gitmeye, mezarlıkların önünden geçmeye korkan bir nesil yetişiyor. Babası gibi en sevdikleri mezarlıkta olanlar mezarlığa gitmekten korkar mı? Ya da mezarlık bizi -madem- ölümle en sevgiliye götürecek, Allah-u Teala’ya ulaşmamıza vesile olacak o halde niçin Müslüman ölümü hatırlatan makberden çekinir? En sevdiklerimiz hep ahirete göçtü. Peygamber Efendimiz (SAV) orada. Sahabe orada. İmam-ı Azamlar, İmam-ı Rabbaniler hep oraya hicret etti. Sultan Fatihler, Yavuzlar, Abdulhamidler de orada. O halde biz de oraya gideceğiz. Bu noktadan baktığımızda ölüm bize Mevlana’nın dediği gibi ‘Şeb-i Arus' olarak görünür. Yani Müslüman ölümü düğün gecesi gibi telakki eder. Çünkü ölüm bizi en sevgiliye yani Allah-u Teala’ya ulaştıracak. Bu yüzden İmam-ı Rabbani Hazretleri, ‘Ölüm dostu dosta ulaştıran bir köprüdür.’ buyuruyor. Yani ölüm Allah’a dost bir Müslümanı ezeli dosta götürür.
Abbasi Halifesi Harun-u Reşid bir gün çok mağrur olmuş. Onun zamanında yaşayan Allah dostu Behlul-i Dana Hazretleri’ni davet etmiş. O zata demiş ki, ‘Ben bu gururdan kurtulmak için çırpınıyorum. Lakin çaresizim. Ne yapayım? Muhteşem bir ordum var. Çok güçlüyüm. Bu durum bana gurur veriyor. Nasıl bu halden kurtulayım?’ Behlul-i Dana Hazretleri de ona der ki, ’Şu sarayın penceresinden senden önce yaşayan hükümdarların kaldığı saraylara, şu pencereden de onların mezarlarına bak. Hayat dediğin işte bu kadardır. Bu pencereden senden önce yaşayan muhteşem ordulara, saraylara sahip hükümdarların kabirlerini görüyorsun. Şuradan baktığında da onların yerin altında ki 2 metrekarelik mezarlarını…Saraylar ve kabirler… Sen de bu saraydan o makbere gideceksin. Buna ne ordun, ne de devletin mani olabilir.”
‘Müslüman için ölüm gerçek dosta kavuşmaktır’
“Ölümle hayatın münasebetini şöyle de düşünebiliriz. Bir adam, kirada virane bir evde yaşıyor. Dişini tırnağına takarak çalışıyor, kazanıyor. Bir şirkete uzun zaman para ödeyerek bir ev alıyor. Ev bittiği zaman ne olur? Sevinçle oraya gider. Çünkü yıllarca o ev için çalışmış, biriktirmiş ve sonunda hayaline kavuşmuş. Bir de bunun tersini düşünelim. Bir adam yıllarca kirada oturuyor. Kazandığı paradan tasarruf etmiyor. Bulduğunu israf ediyor. Kiradan kurtulmak için para biriktirmiyor, ev almıyor. Kira kontratı bittiğinde, ev sahibi onu çıkardığında parasız pulsuz ortada kalıyor. Dünya da işte tam böyle. Burası ahiretin tarlası. Müslümanlar burada gayret göstererek çalışacaklar. Secdeleri, Rükuları, sadakaları, namazları ve oruçlarıyla Ahiret evleri için gerekli yatırımı yapacaklar. Böyle bir adama ölüm geldiği zaman korkar mı? Efendimiz (SAV)’a ölüm geldiği zaman Aişe annemiz ‘Cenab-ı Hak şifa ihsan eylesin.’ diye dua ediyordu ki, Allah Resulü, “Ben en yüce Dost’u istiyorum.’ niyazında bulunarak Aişe annemize mani oldu. Bilal-i Habeşi Hazretleri’nin son anlarında etrafında eşi, çocukları ağlıyorlardı. Bilal-i Habeşi Hazretleri de ‘Bu ne büyük sevinç bu ne büyük mutluluk. Birazdan ruhumu teslim edecek Hz. Muhammed (S.A.V.) ve dostlarına kavuşacağım.’ demişti. Azrail Aleyhisselam gelip ruhu bedenden ayırmak istediği zaman Müslüman sevinçle gider bu dünyadan. Tıpkı gece konduda kalan, çalışan, para biriktiren, alın teriyle ev inşa eden ve konratı bitince kiralık gecekondudan sevinçle ayrılıp gerçek evine giden adam gibi...
Üstadın dediği gibi, ‘Ölüm güzel şey. Budur perde ardından haber. Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber.’ Müslümanlar şimdi Alem-i İslam’da ağlıyorlar. Tecavüzlere, işkencelere, cinayetlere maruz kalıyorlar. Bu kapılarda ağlayanlar ölümle insan arasında, mezarlıkla hayat arasındaki irtibatı kurduklarında “ölüm” onlara ayrılmayı değil, Allah Azze ve Celle’ye ulaşmayı hatırlatacak.”