15 Temmuz

15 Temmuz’u yaşamak ve yaşatmak…

Gazetemiz yazarlarından Yavuz Bahadıroğlu, 15 Temmuz darbe girişiminin 3. yıl dönümüne ilişkin bir yazı kaleme aldı.

15 Temmuz’u yaşamak ve yaşatmak…
-

Her fırsatta “15 Temmuz’u yaşatmak”tan söz ediyoruz…

Yaşatacağız!..

Unutturmayacağız!..

İyi de bu nasıl olacak? Şimdiye kadar yapılanlara, yazılanlara baktıkça, tereddüde düşüyorum: Sanki “yaşatmak”la, “tüketmek” arasında gel-git kurduk!

Bu kavramın içi gitgide boşalıyor. O muhteşem direniş, sınırsız kahramanlık, şuurlu şahlanış kuru kelimelerden ibaret hale geliyor.

Ekranlara bakıyorum: Bağıran insanlar, patlayan bombalar, paramparça hayatlar, savrulan TBMM çatısı, vurulan Beştepe Külliyesi

Ve asker kılığına girmiş silâhlı teröristleri ellerindeki şemsiyelerle kovalayan kadınlar… Ölümü öldürmüş, korkuyu korkutmuş kızlar, erkekler, yaşlılar…

Yüreğini tankın altına fırlatan gençler…

Ezan-ı Muhammedî ve Salât-ı Muhammedî ile bombardıman uçaklarını indiren imamlar, müezzinler…

Çaresizlik içinde hıçkıra hıçkıra ağlayan insanlar…

Şehitler ve gaziler…

Aynı anda bankamatik önlerinde kuyruğa girenler… Ekmek ve makarna stoklamak için marketlere hücum edenler…

Darbe başarılı olsun, bir şekilde Tayyip Erdoğan bertaraf edilsin, hatta öldürülsün” diye el ovuşturanlar (dua etmeyi bilmezler), yandaşlarına sevinç twitleri atanlar: “Bu iş bitti, Tayyip’ten kurtulduk!” diye sırıtanlar… Ezan ve salâ okuyan din görevlilerine saldıranlar, ölümle tehdit edenler…

Ve Sayın Cumhurbaşkanımız Atatürk Havalimanı’na ulaşmak için canını ortaya koyarken, aynı havalimanından sessizce sıvışan bir lider!

Olayın özünü kavradıkça, “vatan aşkı”nın ne anlama geldiğini daha iyi anlıyorsunuz. Anladıkça da, olayın özünü kavrayamayan gazetecilerin çalakalem yazdıkları özensiz “15 Temmuz” yazılarının ne kadar anlamsız ve tutarsız olduğunu fark ediyorsunuz…

Birileri “vatan için” ölüyor, birileri nemalanmaya çalışıyor.

Nemalanmaya çalışanlar, yüreklerini tankın paletlerinin altına atanlardan daha öfkeli gibi: Öyle bir “kendini gösterme” sevdası ki, hiçbir ilke tanımıyor. Kimisi, çoktan arazi olmuş hayali “düşmanlar”a hakaretler yağdırıyor, küçümsüyor, aşağılıyor, veryansın ediyor, kimisi sağa-sola sataşıyor, kimisi avaz avaz içeriksiz cümle kırıntıları yuvarlıyor: “Asarız-keseriz!”

Bütün bunlardan akılda tek şey kalıyor: Korku!

Köprülere, bulvarlara, meydanlara, caddelere “15 Temmuz” adı veriliyor…

Programlar yapılıyor, kitaplar yayınlanıyor…

Görünüşte “işler yolunda”: 15 Temmuz, ağızlardan düşmüyor…

Oysa kavramlar, büyük olaylar, büyük kırılmalar bu şekilde yaşatılamaz.

Milli benliğinizle bütünleyip tüm varlığınızla besleyeceksiniz…

Bunun için öncelikle olayın felsefesini oluşturacaksınız…

Edebiyata taşıyacaksınız…

Şiire, şarkıya-türküye, gazele, destana, masala geçireceksiniz…

Sinemasını, tiyatrosunu yapacaksınız…

Sanatla bütünleştireceksiniz.

Var mı bunlar? Yok…

Ya ne var? Bombalar, alçak uçuşlar, silahlar, ölümler, çığlıklar; envai çeşit şiddet görüntüleri…

Hafıza bunları uzun süre taşıyamaz. Çünkü ürker. Silip kurtulmak ister.

Olguyu hafızada tutacak olan “kültür”dür: O da edebiyatla, şiirle, felsefe ile oluşur.

15 Temmuz’un gerçek mahiyetini idrak eden çok fazla insan olmadığını düşünüyorum…

“Darbe” deyip geçiyoruz, ama 15 Temmuz bir darbe değil: 27 Mayıs 1960’dan, 27 Nisan 2007’ye kadar envai çeşit darbe görmüş ve yaşamış biri olarak söylüyorum ki, 15 Temmuz bir darbe değil…

Düşünün ki, her “darbe” bir süre sonra tavsadı. Seçimler yapıldı. İktidar, seçimi kazanan partiye devredildi.

15 Temmuz başarılı olsaydı böyle bir şey gerçekleşmeyecekti. Vatanımız çalınacaktı. Satılacaktı. İşgal edilecekti. Türkiye’yi artık Türkler yönetmeyecekti. Komşular, akrabalar birbirlerine girecekti. Yağma olayları yaşanacaktı. Hayal edemeyeceğimiz kadar korkunç şeyler olacaktı.

İşte bu yüzden her anlatım eksik kalıyor.

Tek çare var: Şiir, edebiyat ve sanat diliyle anlatmak…

Ama kim yapacak bunu? Memleket meselesiyle dertli kaç şairimiz, kaç edibimiz, kaç sinemacımız, kaç tiyatrocumuz, kaç filozofumuz var ki?

İyi ki, Yeni Akit var: Her yıldönümünde kafalarımıza “15 Temmuz çivisi” çakıyor!

Yan vermedİk, can verdİk!

Maraşlı gönül dostlarımdan birine sordum:

“Nasıl kahraman oldunuz?”

Yan vermedik” dedi, “can verdik!

Bu dört kelimelik muhteşem terkipten sonra fark ettim ki, yan verenler değil, can verenler kahraman olur!

Maraş o zaman sıradan şehir olmaktan çıkar, “Kahramanmaraş” olur.

Anladım ki, can vermek belirleyicidir.

Biz de 15 Temmuz’a yan vermedik çok şükür, can verdik!

“Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda,

Şüheda fışkıracak toprağı sıksam şüheda!..

Canı, cananı bütün varımı alsın da Hüda,

Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.”

Bu mısralar İstiklâl Marşı’mıza rastgele girmedi. Âkif can vermenin hikmetine ermiş, kahramanlığın yanısıra, gaziliğin ve şehitliğin de sırrını yakalamıştı.

Demek ki, Orhan Şaik Gökyay, “Bu vatan kimin?” başlıklı şiirinde boşuna kükrememişti:

“Tarihin dilinden düşmez bu destan, 

Nehirler gazidir, dağlar kahraman, 

Her taşı bir yakut olan bu vatan,

Can verme sırrına erenlerindir!” 

Öte yandan, “Onlara ölü demeyiniz, onlar diridirler” diyen Allah, şehitliği kutsuyor, “lâkin siz bilemezsiniz” diyerek, bilmediklerimizin bildiklerimizden çok olduğunu vurguluyor.

Sütçü İmam ve Maraşlılar bütün bunları düşünmüşler miydi, bilinmez; bilinen şu ki, olanlara göz yumamadılar, olanları hazmedemediler, içlerine sindiremediler.

Dönem dönem bu ülkeye İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar, Yunanlılar geldi.

Fakat geldiklerinden beter gittiler…

Çünkü bu milletin bir “Namus Günü” var: O gün bu milletin kurtuluş günüdür! Namusunu ne kâfirin elinde bırakır, ne de hainin!

Gerekirse Çanakkale’ye ikiyüz elli bin canını bırakır, yine de namusunu kurtarır.

Onlar ezecek, biz ezilecek değiliz…

Onlar horlayacak, biz horlanacak değiliz…

Onlar incitecek, biz incinecek değiliz...

Günü gelince Sultan Alpaslan, Sultan Melikşah, Selâhaddin Eyyübi, Osman Gazi, Yavuz Sultan Selim dirilir, “Savulun bre nâdanlar!” deyiverirler…

Bir gün Köroğlu kalkar, bir eline sazını, bir eline kılıcını alıp yeniden söylenmeye başlar:

“Düşman geldi tabur tabur dizildi/ Alnımıza kara yazı yazıldı,

Tüfek icad oldu mertlik bozuldu/ Eğri kılıç kında paslanmalıdır.”

Ha İngiliz, ha Fransız, ha Yunan, İtalyan, Alman, Amerika, İsrail, vesaire… İsimleri farklı olsa da, “küfür tek millet”tir ve sadece “düşman”dır!

Domuzdan post, gâvurdan dost olmaz” diyerek bu ebedi hakikatin altını çizen ecdada rahmet...

Hiçbir zaman bize dost olmadılar…

NATO dediler, zar-zor girdik, Kore’ye çağındılar…

“Müttefikiz” diye gittik, Kore dağlarında öldük…

Sonra bizim ihtiyacımız oldu, çağırdık, gelmediler. Bir “Patroit” bataryası bile verdiler. Kendimizi savunma ihtiyacı içinde Rusya’dan S-400 almaya kalkışınca da ambargo tehdidi geldi.

“Ama ya, Yunanistan almış benzerini!”

Alır, çünkü onlardan. Yani “gâvur”!

Teröristlere karşı bizi destekleyeceklerine terör örgütlerini destekliyorlar. Hâlâ da silâhlandırıyorlar, besliyorlar, büyütüyorlar.

ABD ve Batı bizi yemeye çalışıyor. Tarih tekerrür ediyor! Ama artık muhteşem varlık gaflet uykusundan uyandı.

Namus Günü” geldi!

Yeni Namus Günümüz: 15 Temmuz!

Birinci Dünya Savaşı öncesinde Batı, İçimizdeki hainlerle birlikte isyanlar tezgâhladı, terör yaptı, ekonomimizle oynadı, Sultan Abdülhamid’e algı operasyonları eşliğinde diz çöktürmeye çalıştı.

Batı dün aynıydı, bugün de aynı: Tarih tekerrür ediyor!

1915’te Çanakkale’ye geldiler. Orada yenildiler, ama Mondros Andlaşması’nı dayatıp ardından başkentimizi işgal ettiler.

Sonra İzmir, Antep, Maraş, Aydın, Bursa işgale uğradı.

Ne de kurumluydular düşman askerleri şehirlerimize girerken, ne de afralı-tafralı yürüyor, gururla bakınıyorlardı. “İstanbul fethinin intikamı” diye mi düşünüyorlardı, “Kudüs’ün rövanşı” diye mi, bilinmez. Lâkin yolun iki tarafına sıralanmış suskun ve üzgün duran bizimkilere, öyle bir bakma bakıyorlardı ki, “Yer yarılsa” diye içlerinden geçiriyordu bizimkiler, “O yarıktan girip yerin yedi kat dibinde kaybolsak! Bugünü göreceğimize yıllar önce ölmüş olsak… Eriyip gitsek, toprağa karışsak da...”

Postallar yüreklerinde tepiniyor, “rap rap” sesleri ruhlarını ürpertiyor, çakılmış gibi, donmuş gibi kıpırtısız bakıyorlardı.

Neden sonra, “Biz yok olacağımıza onları yok edelim, biz toprağa karışacağımıza onlar karışsın” deyiverdiler, “can uğruna canandan geçmek olmaz!”

“Can” dedikleri kendi canlarıydı, “canan” dedikleri ise vatanları…

İşgal Kuvvetleri Komutanları, kopasıca başlarını gururla dikip “Küçük dağlar bizden sorulur” havasında bakınıyor, bakışlarıyla hem halkı kırbaçlıyor, hem de “Efendi biziz, köle sizsiniz” demek istiyorlardı.

Farkında değillerdi, ama bu millet hiç köle olmamış, en zor şartlar altında bile “Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale/ Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!” diyerek zincirleri kırmıştı. Yine de kıracaktı: Herşeyin bir zamanı vardı. “Namus günü” gelecekti.

“Namus Günü” geldiğinde vatan kurtuldu.

Ardından “Gizli işgaller dönemi” başladı. Üsler, tesisler kurup bizden olanı çalmaya niyetlendiler. Darbeler tesgâhlayıp, kardeşi kardeşe kırdırmayı denediler: “Türk-Kürt”, “Sünni-Alevi” ayırımı yaparak “iç savaş” çıkarmaya çalıştılar. Bunlar tutmayınca da, kaleyi içten fethetmenin yolunu aradılar. Besleyip büyüttükleri kişilerin güdümünde bir “Kandırılmışlar Ordusu” kurup devlete sızdılar, devleti içeriden işgal ettiler.

“Tam vaktidir” dedikleri gün ise topyekün ayaklanıp millete saldırdılar. Milletin evini ve Gazi Meclis’ini, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ni bombaladılar, köprüleri, caddeleri, bulvarları, havaalanlarını, meydanları işgal ettiler. Cumhurbaşkanı’nı ailesiyle birlikte öldürmeye gittiler.

15 Temmuz 2016 gecesiydi. O gece millet için bir “Namus Günü” oldu…

Namuslular, Başkomutan’ın emri mucibince, namussuzları durdurmak için bir kere daha cepheleri tuttu…

Bu savaşın cephesi caddelerdi, sokaklardı, meydanlardı, havaalanlarıydı. Havaalanlarına, caddelere, meydanlara, sokaklara aktılar. Sokakları, caddeleri, meydanları, bulvarları doldurdular…

Kiminin elinde tespih, kiminin elinde bayrak, kiminin elinde bir avuç toprak vardı.

Medine’ye hicret eden Efendimiz gibi, avuçlarındaki toprağı asker kılıklı eşkıyaların, teröristlerin yüzlerine attılar:

“Körol!..” dediler.

Bu kelime kulaklarına “kahrol” şeklinde ulaştı…

O gece kahroldular…

O gece bize “Namus Günü”, düşmanlarımıza “Ar Günü” oldu…

Ezan ve salâ ile uçak indirdik o gece!..

Bastonla tank kovaladık!..

İmanla paletlerin altına yattık!..

Biz kazandık… İman kazandı… Vatan kazandı!

YORUMLARA GÖZAT

DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Yorumlarınız incelendikten sonra yorum kurallarına uyması halinde yayına alıncaktır.