Okur Postası

6.8’de Malatya Doğanyol deprem izlenimleri

Gazetemiz okurlarından Sevcan Taşan, "6.8’de Malatya Doğanyol deprem izlenimleri" başlıklı yazısını bizimle paylaştı.

6.8’de Malatya Doğanyol deprem izlenimleri
-

Sevcan Taşan

Nasıl yapsam bir yol bulsam, dua, temenni, çaba derken sabah saat 9:00’da kendimi tam da planlanan yerde Malatya Valiliği’nin önünde bulmuştum. Çok geçmemiş kendime bir arkadaş da edinmiştim. Tatlı simasıyla yanımda sessizce duruyordu. Selamlaşıp konuşmaya başlamıştık bile. Sena liseden yeni mezun şu anda bir okul kantininde çalışan ve çıkışta da üniversite sınavına hazırlanmak için kursa koşturan pırıl pırıl bir kız. Anlatıyordu. Sesi o kadar yumuşak dokunuyordu ki. Onu dinlemek orman da kuş sesi dinlemek gibiydi o an. Arabanın bir saat gecikmesi onun doyumsuz sohbetine karışmış, gözlerine bakarken hayallerini bir bir sıralaması bana yemek üzerine yenilen tatlıyı andırmıştı. O soğuk havada onun kelimelerinde içtiğiniz sıcak çayın tadını alabilirdiniz.

Arabamız gelmişti. Arka arkaya sıralanan servislerin ilkine Sena ile bindik. Ayakta kalmamıza ikimiz de aldırış etmemiştik. Yardım kolilerini hazırlayacağımız fabrikaya geldiğimizde bir ağabeyin gelenlerin isimlerini yazar mısın deyişiyle kendimi elimde kağıt kalem masada bulmuştum. Beni tanıyanların çıkması da ayrı güzeldi tabii.

O güzel gençlerin isimlerini itina ile yazıyordum. Cennete yazılsın inşallah evlatlar adınız. Maşallahları vardı. Abla kardeş, dost arkadaş toplaşıp gelmişlerdi. Hemen işe giriştiler. Kolilere konacak erzakları itinayla yerleştirip, güzel bakışlar bırakıyorlardı her birine. Hepsi seçilmiş gibiydi. Gönüllerince gelip koşturmak kim bilir her birinin kalbinde nasıl bir yer edilmişti. Herkes gücünce koşturmuş öğlene yakın işimiz bitti bitecekti. Dün yolda karşılaşıp konuştuğum, bugün aynı havayı soluduğum Mine ablam “Sevcan sen çok istemiştin beraber Doğanyol’a gidelim mi?” deyince içimden uçup uçup yere inmeyen ayaklarımı zor zapt etmiştim. Ben zaten dünden hazırdım. Yol biraz kötü, deprem bölgesi, kar, buz, tipi vs … söylemleri bende çoktan uçup gitmişti. Tam tekmil karşısındaydım.

Belki beni anlayan belki de hiç anlamayanlar olacaktır. Ama ben her zaman öleceksem koşuşturmalarımla ölmek isterim. İnsanlığa giden yolda nefes vermek isterim. Acılarına ortak olmak isterim. Onlara sıcak bir gülüş vermek isterim. Ben böyle olsun isterim.

Yoldaydık. Nasıl bir insanın her anı bir olmuyorsa, bir adım ötesi bir adım berisi farklıysa Kubbe Geçidi de bana aynen öyle geldi. Bir anda tipinin ortasında göz gözü görmeyen kaygan zeminde ilerleyişimiz ve bir bakmışsınız aydınlık sizi karşılamış. O kar nerde, o rüzgar nerde şaşkınsınız. Ben nerden geçtim böyle dedirten hani şu ne yaptığını kestiremediğiniz dostlarınız gibi. Ne gülüşü belli ne somurtması. Ne acısı belli ne tatlısı. Arada sizi nefessiz bırakışı gibi. Umudunuz kurtuluşumuz yokmuş gibi. Bir dahası olmayacak gibi. İki arada bir dere de kalmışınız gibi. Gibi gibi gibi.

Sonrası Doğanyol ve beyaz çadırların sizi karşılaması. Şimdi asıl meselenin tam ortasındasınız işte. Nasıl anlatılır, nasıl tanımlanır afallayıp kalıyorsunuz. Kal geliyor bir nevi. O tutunmaya çalışan pencere gözlerimin önüne geldikçe sızlayan yüreğimi nasıl dindirir, kalemim neler yazar kestiremiyorum.

Giriş yapar yapmaz şöyle bir gözlerimizle acıyı tartıp en sondan başlamaya karar kılmıştık. Doğanyol Tanrıverdi Öğretmenevi ilk durağımızdı. İçerisinde çocuklar, amcalar, teyzeler gençler vardı. ”Kalacak evimiz yok buradayız” diyorlardı. Yardımlarımız bayanlara ve çocuklara yönelik ihtiyaçlardı. Bıraktık. Kendimizi bıraktık, bakışlarımızı bıraktık, şaşkınlığımızı bıraktık. Kalsındı orda bize ne lazımdı.

Şöyle ki belki yapılan yardımlar anında yetişmişti amenna. Yiyecek yemek, içilecek su, gıda, kıyafet,.. . Her şey mebzul, her şey yığınla. Ama bir ev sıcaklığı hissetmeniz olanaksız. Düzen yok, yatacak yer yok, içeri terliğiniz yok, şöyle üşüyünce üzerinize alıp az buçuk sıcaklayınca bir kenara atacağınız bir yeleğiniz hiç yok. Komşuyu çaya çağırmak yok. Sesiniz kısılmış. Sesiniz sizi karşılamıyor. Sahi diyorum dün sabaha kadar beni sıcak evimde uyutmayan neyin nesiydi. Öyle bir unutuyorum ki o an. Anlamsız tanımsız hiç oluyor derdim gözümde. Sen hiç oluyorsun benimle.

Görevli arkadaşlar işlerinin başında. Bizi götüren şoförümüz bile Kahramanmaraş‘tan gelmiş koşturuyor buralarda. Aralarda duruyoruz. Selamlaşıyoruz her biriyle. Sözde konuşuyoruz. Konuşuyoruz ama ses karşılıklı mı bilmiyorum. Saat kulesi bütün yıkılmışlığıyla selamlıyor bizi. Sizi kendinize mi getiriyor, kendinizden mi geçiriyor belli değil.

Gökçe Köyü’ne varıyoruz sonra. Bana göre hayatın tam ortasına. Viraneye, dağılmışlığa, suskunluğa. Okul bahçesine kurulan çadırlar karşılıyor sizi. Ne anlatıyor derseniz? Ben de tanımlanmayacak şeyler. Anlatamıyorum. Susmak en iyisi belki de. Siz ne anlamak istiyorsanız o. Dilim damağım kuruyor. Okulun merdivenlerine yığılan sulardan bir tane alıp içme fikri beynime, düşüncelerime zarar. Gözlerimi kaçırıyorum.

Çocuklar çıkıyor okuldan ellerinde bir kek, bir meyve suyu. Gelin bakalım diyoruz. Kışlık şapkalarımız var size hediye edelim. Montunun şapkasını kafasına geçiriyor usulca sözde çaktırmadan “benim var bak“ dercesine gözlerime dikiyor gözlerini. Israr etmelerimiz beyhude. Hele o rengi solmuş, kendisine bir numara küçük gelen kırmızı şapkalı afacan. Şapkasından öpüyorum. Gözlerinden öpüyorum tok gönüllü yavrularımı. Çocuklar masum, çocuklar neşe, çocuklar gözlerime fer oluyor AN’da.

Ara sokaklara dalıyorum. Ablalarımız bizi çok güzel karşılıyor. Zorla tutuşturuyoruz ellerine götürdüklerimizi. Sarılıyorlar. Yıkık evlerini gösteriyorlar elleriyle.

Bendeki saçma sapan soruya aldırış etmiyorlar.

-Siz bu yıkık evlerden mi çıktınız? diyorum.

-Gülümsüyorlar. Evet derken utanıyor bakışlarım.

Bana sorsanız onlar çıkmış da sonra yıkılmış bu duvarlar.

   Hava kararıyor, zaman daralıyor. Oysa diyorum şu sarılmalarımızı derinleştirsek. Korkularımızı bir bir döksek çay muhabbetiyle. İnekleri, köpekleri, tavukları da konuşsak. Sarılsak. Sarılsak. Sarılsak. Kelimelerimiz sımsıkı birleşse bizimle.

   Dönüş yoluna yönelmiştik. Evim var benim. Dönüp dolaşıp başımı koyduğum. Ama bir yandan da yıkık dökük duygularım. Kafamı çevirdiğimde bembeyaz umutlarım, gök hâlâ mavi. Yüzlerde silinmeyecek korkulu bir çehre bıraktım geriye.

Evlerini, yurtlarını, sıcaklıklarını, anılarını, kim bilir ne hatıralarını bırakmak istemeyen, bunları terk etmeyecekleri besbelli olan kırıklıkları bıraktım içime. Keşke ortada gözümüzün görebileceği bir ev olsaydı da biz de onaylasaydık bu kalışları yüreklice.  Ortada ne ev vardı, ne anı, ne de bir hatıra. Bir canları vardı bir de acı tebessüm. Hepsi bu...

YORUMLARA GÖZAT

DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Yorumlarınız incelendikten sonra yorum kurallarına uyması halinde yayına alıncaktır.