Okur Postası

Ayasofya fethin sembolü ve mührüdür

Gazetemiz okurlarından Ali Lale, "Ayasofya fethin sembolü ve mührüdür" başlıklı yazısını bizimle paylaştı.

Ayasofya fethin sembolü ve mührüdür
-

Ayasofya’nın ibadete açılması sadece güzel bir mekânın camiye çevrilmesi olayı değildir. Olaya sadece yeni bir cami kazanma gözüyle bakılırsa birileri çıkıp, ‘yahu memlekette zaten yeterince cami var. Hatta Ayasofya’nın yanı başında koskoca Sultan Ahmet Camisi var’ demez mi? Bazıları da hızını alamayıp, Cumhurbaşkanımızın, sadece insanımızı camiye teşvik etmekten başka bir gayesi bulunmayan ‘… Sultan Ahmet Camii’ni doldurun, sonra Ayasofya’ya bakarız’ mealindeki cümlesinden bile ‘yaman çelişkiler(!)’ türetmeye kalkmaz mı? Gerçekten de sadece olaya ‘bir cami daha kazanmak’ olarak bakılırsa, hem yeni bir camiye ihtiyacımız olmadığı hem de Sultan Ahmet Camii dolmadan Ayasofya’nın açılmasına gerek olmadığı düşüncesini doğru bulurum. Peki, o zaman sorun ne?

Yeni bir cami daha kazanmaktan çok daha öte anlamları olan bu olayı siyasi rant devşirme olarak gören bir güruh da var. Kanımca ‘yeni bir camiye ihtiyaç mı var’ ya da ‘öteden beri siyasi rant aracı edilmiştir’ düşüncesi arasında pek anlamlı bir fark yoktur. Zira Fethin sembolü olan Ayasofya daha derin anlamları ihtiva etmektedir. Siyasi malzeme konusu edildiğini düşünenlere rahat olmalarını tavsiye ederim. Çünkü siyasi malzeme edilen konuların tamamı suyunu çabuk çeker. Ufukta 2023’ten önce seçim de görünmediğine göre seçim zamanına kadar köprünün altından çok sular geçeceğinden bu mesele de seçim zamanına kadar çoktan ‘seçim malzemesi’ olmaktan çıkacaktır. Değer yargılarımızın çoğundaki aşınma da maalesef toplumsal hafızamızın mihenk taşlarını oluşturan bu ve benzeri olayları bağlamından kopararak değerlendirmemizden kaynaklanmıyor mu? Oysa toplumu ayakta tutan ‘toplumsal değerler’ değil midir? Değerlerimizi bu denli hoyratça harcarsak uğruna fedakârlık yapacağımız değer yargılarımız kalmayacaktır. Fetö olayının ‘cemaat’ anlayışını bitirdiği gibi diğer değer yargılarımız da o şekilde aşınmaya uğrayabilir. 1938 yılında Nur Demirağ tarafından NU. D.38 adında ilk uçak yapıldı. Kurtuluş savaşına da şahit olmuş bu vatan evladı, haçlı zihniyetinin sürekli diri tutulduğu bir dünyada Müslümanca yaşayabilmenin ancak güçlü olmakla mümkün olabileceğini iyi bildiğinden bu anlayış ve bu ruhla uçak yapımına girişmedi mi sanıyorsunuz. Nuri Demirağ gelecek nesillere bağımsız,  güçlü ve inançlı bir Türkiye bırakabilmek ideali ve ruhuyla bu uçakları yaptı. İlk etapta tek motorlu yapılan, daha sonra da çift motorluya çevrilen nakliye uçaklarımız, ABD’de yapılan uçaklardan daha iyiydi. Türkiye bu ruhla gitmiş olsaydı, bugün teknolojide birinci sırada olmasak bile ikinci sıradan asla düşmezdik. Hatta ülkemizin ‘süper güç’ler arasında olmaması içten bile değildi. Gel gör ki ‘üst akıl’ bunu çok iyi biliyordu. Bu yüzden de zehirli tabakta sunulan bal misali “Siz yapmayın, biz sizlere daha ucuz ve daha iyisini verelim, dediler. Ne hazindir ki içimizden biri de çıkıp, ‘ulan yok olmamızı isteyen anlayışın başını çekiyorsunuz, bizim iyiliğimizi düşünmek size mi kaldı? Diyemedi. Oysa ki onlar çok iyi biliyordu ki Türkiye’nin önünü açık bıraksalar bugün süper güç olarak karşılarında duracaktı. İşte buna meydan vermemek için o gün zehirli tabaktaki ballarını bize ikram(!) ederek önümüzü adeta tıkadılar. Ama gel gör ki bunu bizimkilere anlatmak deveyi hendekten geçirmeye çalışmaktan farksız. Aynı zihniyet bugün bile savunma ihtiyacımızı karşılamak için de olsa teknolojik silahlara sahip olmamamız için türlü alicengiz oyunuyla binbir dereden su getirerek engel olmaya çalışıyorlar. Görünen o ki aynı zihniyet devam etmektedir. Pekâlâ, bugün kendimiz S-400’lerden daha iyisini üretecek durumda olabilirdik. İçimizdeki bu ruhu öldürenler, malum kesimlerden başkası değildir.

Kut’ül Amare Zaferi ve Hilal-i Ahmer de bu zihniyetin gadrine uğratılmamış mıdır? Neden bugüne kadar coşkuyla bu zaferimizin kutlama törenlerini yapamadık veya neden yaptırmadılar? Çünkü orada Halil Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu İngilizleri ikinci defa yenilgiye uğratmıştı. Türkiye olarak neden bunu bu zamana kadar kutlayamadık? Çünkü öldürmeye ve kısırlaştırmaya çalıştıkları ruhun hiçbir vesileyle dirilmesini istemediler. O ruhla yetişen nesiller özgüvene sahip olacağından, atası İngilizleri yenen neslin torunlarının da her konuda İngilizleri yenebilecekleri kaçınılmaz olacaktı. Diğer taraftan İngiliz gençliğindeki ruh hali ise bunun tam tersine gelişecekti. Yani atasının Türkiye’yi yenemediğini öğrenecek olan İngiliz gençliği ülkemize karşı baştan özgüvenini kaybedecek olacağından dolayı bize hasım değil dost olmaya çalışacaktı.

O ruhu diri tutmuş olsaydık eğer bugünkü gençlerimiz, siyasette, bilimde, teknolojide onlardan daha iyisini yapabilecekleri ruh ve özgüvene sahip olacaklardı. Bu özgüven gençlerimize güç, kuvvet, azim ve kararlılık olarak geri dönecekti. İşte toplumsal özgüven öyle bir şeydir ki onun sağlayacağı katma değeri hiçbir bedelle satın alamazsın. İşte Ayasofya da toplumsal özgüvenimizin dirilişine hizmet edecek olan değerlerimizden biridir. Ayasofya, yeniden fetih ruhunun dirilişini ifade eden bir sembol olarak karşımızda öylece mahzun bir şekilde durmaktadır. Fethin nişanesi olarak onu camiye çeviren Fatih Sultan Mehmet’teki ruh ile bugünkü ruh arasında milyon kilometreler fark vardır. Ayasofya ibadete açıldığı zaman orada namaz kılacak gençlerimizin aklına şu soru gelmeyecek midir? Henüz 21 yaşında olmasına rağmen çağ açıp çağ kapatan bu fethi yapan Fatih Sultan Mehmet Han bunu nasıl başarmıştır? Buradan hareketle onun kişiliğini ve onun ruh durumunu merak edecek ve şüphesiz bu merak sonucunda ona özgüven gelecek ve içinden şöyle haykıracaktır, ‘Ben çalışırsam, ben de birçok alanda başarı gösterebilirim’. Orada namaz kılacak olan tüm gençlerimizin zihninde tarih yeniden canlanacak, inancın, azmin, kararlılığın ve cesaretin canlı bir belgesi olarak zihin dünyasında iz bırakacaktır. Adliyede davanın lehe sonuçlanmasında belge/kanıt ne denli önemliyse, İla-i Kelimetullah ve vatan davasında da gençlerimize azim, inanç, kararlılık ve cesaret aşılayacak olması bakımından Ayasofya canlı bir tarihi belge niteliğindedir. İşte Ayasofya’nın kıymeti buradadır. Esasen aziz milletimizin şanlı tarihi bu ve buna benzer belgelerle doludur. Yedi düvele meydan okuyarak kazandığımız Kurtuluş Savaşımız özgürlüğümüzün ve bağımsızlığımızın tarihi bir belgesi değil midir? Dünyanın ilk uçakları arasına giren Nuri Demirağ’ın nakliye uçakları, Küt’ül Amare Zaferi ve Ayasofya canlı birer tarihi belge değil de nedir? Bu tarihi belgelerimizden bir tanesinin bile işlevini kaybetmesi toplumsal özgüvenimiz ve diriliş ruhumuzun duvarından bir tuğlanın çıkarılması demektir. İşte Ayasofya’nın ibadete açılmasının asıl anlamı, bu diriliş ruhundan çıkarılan tuğlanın yerine konularak diriliş ruhunun bağımsızlığına kavuşturulması olayıdır.

YORUMLARA GÖZAT

DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Yorumlarınız incelendikten sonra yorum kurallarına uyması halinde yayına alıncaktır.