Okur Postası

Çok zor bir süreçten geçiyoruz

Gazetemiz okurlarından Alaettin Köksal, "Çok zor bir süreçten geçiyoruz" başlıklı yazısını bizimle paylaştı.

Çok zor bir süreçten geçiyoruz
-

İnsanın başına bir sıkıntı gelince, Rabbine yönelerek O’na yalvarır. Sonra Allah kendisinden ona bir nimet verince, önceden yalvarmış olduğunu unutur. Allah’ın yolundan saptırmak için O’na eşler koşar. (Ey Muhammed!) De ki: Küfrünle biraz eğlenedur; çünkü sen, muhakkak cehennem ehlindensin!” (Zümer, 8)

Şeytanla melek arasında gidip gelen insanoğlu girift ve karmaşık bir yapıya sahiptir. Onu çözebilene aşk olsun! Çözmek isteyen mi, istemeyen mi daha fazla diye sorulsa; herhalde isteyenler çoğunlukta olurdu. Çünkü insan her işini, aşını ve eşini onlar aracılığıyla; yani insanlarla halletmektedir.

İnsanlardan vezir de rezil de çıkmaktadır. Peygamber seçilip meleklerden daha üstün olanı da var, şeytanlaşıp onu geçerek en aşağılık duruma düşeni de var. İnsanoğlu acelecidir (İsra, 11), zayıftır (Nisa, 28), çok zalimdir (İbrahim, 34), fazlasıyla nankördür (Adiyât, 6), çok cahildir (Ahzab, 72) ve cimridir (Mearic, 19).

Çok zor bir süreçten geçtiğimiz herkesin malumudur. İnsanlar içinde tuzu kuru olanlar, bakımından önlem alıp korunmasına kadar her türlü imkânı kullanarak diğerlerine göre avantajlı görünmektedirler. Lakin işler her zaman istenildiği gibi gitmeyebiliyor. Bazen varlık içinde darlık, bolluk içinde yokluk ve onca imkân içersinde imkânsızlık ve çaresizlik görülebilmektedir. Özellikle böylesine kapsamlı ve o kadar tedirgin edici küresel bir sınavla karşı karşıya iken bana/bize bir şey olmaz deyip şımarmanın, laubali olmanın, zil takıp oynamanın da bir anlamı ve lüzumu olmasa gerek...

“Bir memleketi yok etmek istediğimiz zaman, o toplumun refaha gömülmüş seçkinlerine, zenginlikten şımarmış elebaşlarına son uyarılarımızı iletiriz veya o şımarmış elebaşlarını komuta makamına getiririz, eğer onlar günahkârca yaşamaya devam ederlerse o zaman üzerlerine azap ile ilgili hüküm gerçekleşir de, artık orayı yıkıp yerle bir ederiz.” (İsra, 16)

Diğer taraftan Yüce Rabbimiz, insanları maruz bıraktığı ilahî imtihanlar; özellikle verdiği nimet ve nikmet (şiddetli ceza ve azap) karşısındaki ahvali veciz bir şekilde ifade edip biz kullarına bildirmektedir:

“(Rabbiniz) Size istediğiniz (ve ihtiyaç hissettiğiniz) her şeyden verdi. Eğer Allah’ın nimetini saymaya kalkışırsanız, onu sayıp-bitirmeye güç yetiremezsiniz. Gerçek şu ki, insan pek zalimdir, pek nankördür. (İnsanların çoğu şükretmek yerine şekavete yönelmektedir.)” (İbrahim, 34)

“Ama insanoğluna gelince, ne zaman Rabbi onu imtihan edip, ikramda bulunup, ona nimetler verirse, Rabbim bana layık olduğum için bu nimetleri vermiştir der. Ama onu yine denemek için rızkını daralttığı an Rabbim beni küçük düşürdü diye sızlanır.” (Fecr, 15, 16)

Yetkililerin bizim ve evladımızla birlikte bütün milletimizin sıhhat ve selameti için dışarı çıkıp virüs kapma, kaptığını da oraya-buraya taşıma diye “evde kal!” çağrısına aldırmayıp her gün vaka sayısını artırmaya sebep olanlar kabirlerinde tek başına ne kadar kalacaklarını da bir hesaplasalar ya!

Kırk yıl düşünseydik; dünya çaresiz kalacak, dışarı çıkılması yasaklanacak, gözle görülmeyen bir virüs dünyayı kasıp kavururken insanları evine kapatacak, ezanlar okunacak ama toplu namaz ve hele de cuma namazlarına ara verilecek, Kâbe (Allah’ın evi) bile ziyaret edilmeyip boşaltılacak diye aklımıza gelir miydi?

Durup dururken bunlar başımıza şöyle ya da böyle; sebebi her ne olursa olsun gelmişse faturayı şeytana mı, ABD’ye mi, Çine’ mi, İsrail’e mi, virüsün kendisine mi yoksa kendimize mi kesmemiz gerekiyor? Başkalarını lanetleyip suçlamak kolay, kolay da bu süreçten acaba bizim de bir suçumuz var mı diye pek düşünmüyoruz sanırım. Oysa yüce Mevlâ’mız: “Size isabet eden sıkıntı ve musibetler kendi elinizle yaptığınız (yanlış işler) yüzündendir. Üstelik  (Allah hatalarınızın) birçoğunu da affetmektedir.” (Şûra, 30) buyurmaktadır. Fakat görünen o ki, şımarıp helak olmayı hak eden diğer kavimlerin fertleri gibi günümüz insanı da kendisine toz kondurmayıp, olup bitenden başkalarını sorumlu tutmaya devam ederken kendince bir ders çıkarıp da toparlanmaya yanaşmamaktadır. Böyle de olunca artık başımızdan belaların eksilmeyeceği ve daha şiddetli imtihanların -hafazanallah- bizleri beklediğini dile getirmek kehanet olmaz herhalde...

“...Şımarma, Allah şımarıkları sevmez!..” (Kasas, 76) ilahî buyruğu çerçevesinde, kul olarak üzerimize düşen ne ise onu yapmanın bilincini taşımalıyız; hiçbir şekilde şımarmanın anlamı yoktur! Yüce Allah’ın (c.c.) katında, bir tarağın dişleri gibi müsavi olan insanların birbirilerine karşı üstünlüğü ise sadece ‘takva’ iledir. Bugün dünyaya baktığımızda Allah’ın azabına/gazabına uğramaktan korkup sakınmak demek olan takva neredeyse kınanası bir durum haline gelmiş bulunmaktadır. İnsanlar artık parasına/puluna, makamına/mevkisine ve iriliği ile gücüne güvenmektedir ki, Allah (c.c.) da bir virüs sayesinde tamamını aynı seviyeye çekmiş bulunuyor.

Biz kullar, Rabbimizle sadece dara ve sıkıntıya düştüğümüzde veya başımıza bir bela, musibet ve afet geldiğinde irtibata geçip bir nevi pazarlık yaparcasına Sen bizi bu hengâmeden kurtarırsan Seni hesaba alırız der gibi bir tutum, şımarıp haddini aşmak değil de nedir? O ki, kullarına şah damarından daha yakın iken; kulları O’na ne kadar yakınlar ki sahi? O her şeyi biz kulları için yaratmışken biz kimin ve ne için yaşıyoruz diye düşünmemiz gerekmez mi? Gerçekten düşünseydik herhalde vaziyet böyle olmazdı!

Selâm ve dua ile.

YORUMLARA GÖZAT

DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Yorumlarınız incelendikten sonra yorum kurallarına uyması halinde yayına alıncaktır.