Okur Postası

Din adına küfrü desteklemek, katıksız bir münafıklık ve İslâm düşmanlığıdır

Gazetemiz okurlarından Levent Aslan, "Din adına küfrü desteklemek, katıksız bir münafıklık ve İslâm düşmanlığıdır" başlıklı yazısını bizimle paylaştı.

Din adına küfrü desteklemek, katıksız bir münafıklık ve İslâm düşmanlığıdır
-

Levent Aslan

Siyaset, bir ülkeyi halkın istediği şekil ve tarzda yönetmek ve idare etmektir. Maddeten gelişmiş ülkelerde siyaset bu manadadır. Onun için, oralarda hangi parti iktidara gelse, aşağı yukarı aynı işleri yapar. Amerika’da, Avrupa ülkelerinde, İsrail’de bu böyledir. Bu böyle olduğu için, oralarda siyasetle uğraşmak ve parti ayırımı yapmak, daha önemli iş ve meşguliyetleri olanlar için önem taşımıyor. Hangi parti gelirse gelsin, kilise ve havranın, dinî inançların, ibadet ve faaliyetlerin yeri sabit ve emniyettedir. Onların ahlakları, gelenek ve görenekleri tasalluttan, “cebr-i keyfiy-i küfri”den emin bir şekilde varlığını muhafaza eder.

Uzun asırlar, güçlü olan İslâm ülkesinde de bu böyleydi. Onun için o zamanlar âlimler, sufiler, ilim ve fen erbabı siyasetle ilgilenmezlerdi. Siyasetle ilgilenmeyi dünya işi, zaman israfı ve hatta gaflet sayar ve yönetimi devralacak olana yaranmak ve yanaşmak addederlerdi. Bunun ise ahiret işiyle alakası bulunmadığını görürlerdi. Çünkü yönetimlerin değişmesiyle din açısından değişen bir şey yoktu. Herkes herkes kadar müslümandı ve yönetimde tarihi devamlılık esastı. Her gelen yönetim bu tarihi devamlılığa içten inanır, hassasiyet gösterir ve onu kendi üslubu içinde koruyup gözetirdi. Bu sebeple, mesela, ikisi de Müslüman olan Emevilerle Abbasiler arasındaki çekişmeye yukarıda ismini saydığım toplum kesimleri katılmamışlardır. Çünkü, iki taife de eşit derecede dindardı, dine saygıları da birbirinin aynısıydı. Ulemanın ve tarikatların o çekişmelerde siyasetle ilgilenmemesi, taraf tutmaması, bir tarafa yardım etmemesi, bunun yerine ilim, irşad, zikir, ibadet ve salih amellerle uğraşması çok isabetli olmuştur. Meselâ, Yavuz Sultan Selim, Mısır’ı fethetmeye gittiği zaman, o ülkede ictihad etme derecesinde büyük alimler vardı. Mekke ve Medine’de de bu türden alimler, veliler ve büyük zatlar vardı. Bunlar da, bu olayla ilgilenmemişler, alim medresesinde, sufi tekkesinde, esnaf çarşıdaki işlerine olduğu gibi devam etmişlerdir. Çünkü, mevcut yönetim de, savaş sonunda yerine geçebilecek olan yönetim de dindardı.

Hangisi kazanırsa kazansın, din ülkede sahip olduğu kutsallığını koruyacak, camiler ibadet yeri, medreseler ilim tahsili yeri, tekkeler zikir ve tefekkür yeri olmaya aynen devam edecek, dini faaliyetler, kılık, kıyafetler, gelenek ve görenekler tasallut ve müdahaleden emin olacaktı. Fakat, bir dönem Moğollar İslâm ülkesini istila etmeye kalkışınca alimler ve meşayihler meydana atılıp halkı cihada çağırmışlar ve yapılan savaşlara orduyla birlikte gönüllü olarak katılmışlar. Çünkü Moğollar dinsiz ve putperestti, İslam düşmanıydı, camileri,medreseleri yıkıyor, dini kitapları yakıyor, Kur’ana hakaret ediyor ve ulemayı öldürüyordu. Bu sebeple bunlara karşı çıkmak ve yapacakları kötülükleri önlemek bütün Müslümanlar üzerinde farzdı.

Yakın tarihte Rusların ve batılıların ülkemizi işgal etmeye kalkışması üzerine de alimler ve meşayih bunun kime yarayacağını düşünmeden gönüllü alayları kurarak savaşmışlar ve şehid olmuşlardır. Çünkü, bunlar da dinsizdiler ve dinimize zarar vereceklerdi. Yukarıya gidelim, Hazret-i Ali ile Muaviye arasında cereyan eden siyasi çekişmeye önemli sahabiler katılmamışlardır. Çünkü Hz. Ali, ilim ve fazilet yönünden üstün olmakla birlikte, Muaviye de Müslümandı ve sahabiydi. Hal bu olunca, bu ikisi arasındaki çekişmeye katılmak ve birinden birini tercih etmek çok önemli değildi. Çünkü dinin yeri her iki durumda da sağlamdı. Fakat peygamberimiz zamanında yapılan savaşlara katılmayanlar, Kur’ân tarafından şiddetli bir üslupla eleştirilmiş, bunlardan bazılarının münafık olduklarını, bazılarının da bu tutumlarıyla imandan çok küfre yakın olduklarını söylemiştir. Tebük seferine üç samimi müslüman katılmamıştı. Allah Resûlu, Allah’tan aldığı emirle bu kişilerle bütün ilişkilerin kesilmesini ve toplum içinde tecrit edilmelerini, onlara selâm verilmemesini, verdikleri selâmların alınmamasını istedi. Müslümanlar bu üç kişiyle bütün ilişkilerini kesince bunlar çok acı ve çileli günler geçirdiler. Bugünün Türkiye’sinde durum bunun gibidir. Siyaset üzerinden din ve dinsizlik savaşıyor. Din, tarihten gelen yerini ve konumunu muhafaza etmek istiyor, dinsizlik ise onu yok etmek veya en azından kolunu kanadını kırıp can çekişen bir hasta durumuna getirmek için çalışıyor. Durum bu iken, bazı dindarların siyasetle ilgilenmeyi ve siyaset tercihinde bulunmayı gereksiz saymaları büyük bir gaflet ve dalalettir. Hocalar, sufiler ve bir kısım sözde çok dindar Müslümanlar -bunların büyük kısmı- siyaset kavgası dışında kalmakta ve bunu en doğru dini yaklaşım saymaktadırlar. Hatta bir kısım yazar çizerler bile bu hatalı anlayışı paylaşmakta ve ibadet etmek, örmeye gitmek ve itikafa girmek varken siyasetle uğraşmanın kıymetli ömrü zayi etmek olduğunu yazıp söylemektedirler. Bir yanlış ne kadar büyürse, ancak bu kadar büyüyebilir. Bu insanlar, dini, Kur’ân’ı, mukaddesatı korumasız bırakmanın ve onu din düşmanlarının insafsızlığına terk etmenin ne kadar büyük bir vebal olduğunu ya anlayamıyorlar veya dini hassasiyetten yoksun bulunuyorlar. Bunlardan daha büyük hatalı ve Allah yanında daha ağır suçlu olanlar varsa, bunlar da, kendileri sözde dindar iken, kin, garez, haset, kibir, cehalet gibi karanlık ve cehennemi saiklerle dinsiz tarafı tutanlar ve dinsizleri direkt veya dolaylı olarak destekleyenlerdir. Bu şaşkınların bu dehşetli hatayı ve yere göğe sığmayan günahı işlemelerine rağmen, kendilerini din temsilcisi ve sözcüsü olarak görmeleri ise, Allah’ın Arş’ını titretecek derece büyük ve şiddetli bir haddini bilmezlik ve arsızlıktır. Bunlara sormak lazımdır: Dini yok etmeye kesin kararlı olan küfrü desteklemek hangi izah tarzıyla dine hizmettir? Din adına küfrü desteklemek ise, katıksız bir münafıklık ve İslam düşmanlığıdır. “Dinine ihanet eden zalimler, kendilerine nasıl bir akıbet hazırladıklarını yakında göreceklerdir.” (Şuarâ, 227)

YORUMLARA GÖZAT

DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Yorumlarınız incelendikten sonra yorum kurallarına uyması halinde yayına alıncaktır.