Okur Postası

Kendisini müstağni gören herkes boyunun ölçüsünü almıştır

Gazetemiz okurlarından M. Fatih Kahraman, "Kendisini müstağni gören herkes boyunun ölçüsünü almıştır" başlıklı yazısını bizimle paylaştı.

Kendisini müstağni gören herkes boyunun ölçüsünü almıştır
-

Gerçek şu ki, insan ne zaman kendisini müstağni (yeterli) görse; (kimseye muhtaç olmadığını zannetse) fütursuzca azar (kendini tanrılaştırır)” (Alak, 6,7)

“İnsan, elindeki emanet varlıklar çoğaldıkça onların gerçek sahibinin kendisi olduğunu, onları kendi gücü ve çabasıyla elde ettiğini ve Hümeze suresinin 3. ayetinde buyrulduğu gibi “malının kendisini ebedi kılacağını” sanır. Böylece bu varlıkları imtihan için kendisine emanet eden Allah’ı (c.c) unutur. İşinde çalıştırdığı insanların rızkını kendisinin verdiğini düşünür ve onları birer kul (köle) olarak görmeye başlar. Kendisinin, rızıkların taksiminde sadece bir aracı olduğunu ve fakat görev dağılımında farklı yerde istihdam edildiğini ve elindeki fani varlıkların her an bir başkasına devredilebileceğini düşünmez. Bu şımarıklıkla kendini firavunlar gibi tanrılaştırır.”

Mevcut duruma gerek bireysel ve gerek toplumsal düzeyde; başka bir ifadeyle özel ya da tüzel anlamda kişiliklere baktığımızda ciddi bir şımarıklığın pervasızca sergilendiğini görüyoruz. Bana veya bize bir şey olmaz, ben veya biz farklıyız! Onlar, bunlar, şunlar hatta hiç kimse bana ya da bize benzemez gibi enaniyet ve kibir kokan ifadeleri sürekli duyarız.

Kimi insan ben kendime yeterim; aklım, param, mevki-makamım ve adamım var, benim hiç kimseye ihtiyacım yok diyen o kadar çok fert ve kitlelere rastlıyorsunuz ki! Hatta daha da ileri giderek yüce Allah’ın hâşâ “samed: Her şeyin ve herkesin kendisine muhtaç olup, kendisi de hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç olamayan Allah” vasfını üstüne geçirip bir nevi ilahlık taslayan zevatın mantar gibi çoğaldığına hemen her ortamda rastlamanız mümkündür.  Ne zamandan beri kendisi mahlûk olan şu aciz ve fani yaratıklar Hâlik’in evsafına bürünerek ortalıkta dolaşmaya başlayıp da en iyisini, en doğrusunu ben/biz bilirim/biliriz demeye başladı? Başladı da ne oldu? Bütün dünyanın hal-i pürmelâli ortada!

Belli bir yaşa gelen çocuklar; bizim anne-babaya ihtiyacımız yok, güya ekonomik bağımsızlığını elde etmiş olan feminist birileri benim erkeğe (koca, baba, çocuk) ihtiyacım yok, mezhebi geniş olan erkek de benim nikâhlı kadına veya karıya, kıza, halaya, teyzeye bacıya, ablaya ihtiyacım yok, doktor; benim hastaya ihtiyacım yok, hasta; benim doktora ihtiyacım yok derken öğretmen-öğrenci ilişkileri de hakeza aynı şekilde cereyan edip de kalabalığın içerisinde ama kendisi, ama başkaları tarafından iyice yalnızlaştırılan kimseler nasıl uyumlu ve huzurlu bir dünya meydana getirebilirler ki?

Meseleye devletler düzeyinde baktığımızda da durum aynıdır. Kendisini müstağni olarak gören ülkeler hangileridir diye sorsak birçoğunuz öncelikle şu ülkelerin isimlerini hiç düşünmeden sıralarsınız: Amerika, Rusya, Çin, İsrail; İslam coğrafyasından da başta İran, Suudi Arabistan, Mısır ve BAE gibi ülkeler...

Gücü olan, nükleer silahı olan, atomu olan kendisini ‘la yüsel’ (hesaba çekilmez, sorgulan(a)maz olarak görmüyor mu?

Oldukça ciddi ve ürkütücü sorunların; bela, musibet ve afetlerin sallayıp sarstığı dünyamızda kendisini müstağni gören mağrur kişi; mimar, mühendis, doktor, öğretmen, hoca, akademisyen, bilim adamı, erkek-kadın, kız-oğlan, patron, amir, zengin, yönetici, kral, hükümdar v.s hani neredeler? Peki, dediğim dedik, çaldığım düdük deyip yer kürenin tamamında kaldırılan her taşın altında bulunma mecburiyetleri varmış gibi çıkan ABD, Rusya, İsrail ve Çin’e ne demelidir? Yahu gözle görülmeyen küçücük bir virüs sizi paçavraya çevirip de ‘yenilmiş ekin yaprağı’ (Fil, 5) haline getirmedi mi? Dışarı çıkamıyorsunuz, çıkanları dövüyorsunuz, tutukluyorsunuz. Bütün dünyaya racon kesiyordunuz, n’oldu size böyle? Hani Allah yoktu, O’ndan daha iyi yönetecektiniz? Dünyayı bütün bu pislikleriyle yaşanmaz hale getiren siz değil misiniz? Bir virüse bile meydan okuyamazken hangi cesaretle sizi hasbelkader insan diye yaratıp değer vererek nimetleriyle kendi arzında hayat hakkı tanıyan Yüce Allah’a; uyuşturduğunuz Müslümanlar üzerinden O’nun dinine nasıl karşı gelebileceksiniz? Ey münkir, müşrik ve müfsitler, siz hoşlanıp istemeseniz de Allah, kesinlikle nurunu (dinini/Kur’anını) -egemen kılıp- tamamlayacaktır.

 Bugün yeryüzünde dehşetle yaşanan; özellikle ‘Covid-19/Coronavirüs’ ve diğer doğal afetler, kendisini müstağni gören (özel-tüzel) herkesin boyunun ölçüsünü almıştır.

İyilerin de, kötü insanların çoğunlukta olduğu bir dünyada selamete çıkabileceğini söylemek olası görünmemektedir. Biraz da bunun sebebi; kimi mazlumların, cellâtlarını omuzlarında taşımaları olabilir belki! Zira umumi bela, afet ve musibetler; büyük-küçük, âlim-cahil, zalim-mazlum, mümin-kâfir, zengin-fakir, yaşlı-çocuk ayırımı yapmaz!

“Şüphesiz (nihaî) dönüş Rabbinedir.» (Alak, 8) ayeti de son noktayı koyarken biz konumuzu şu buyruklarla bitirelim:

“Ey insanlar! Yüce Allah size şöyle buyurur: Dua edip de kabul etmeyeceğim, istediğinizde vermeyeceğim, yardım talep ettiğinizde yardım göndermeyeceğim bir gün gelmeden önce iyiliği emredin ve kötülükten men edin.” (Sahihu İbn-i Hibbân, 290)

“Hayır, Allah’a yemin ederim ki, ya iyiliği emreder, kötülükten nehyeder, zâlimin elini tutup zulmüne mani olur, onu hakka döndürür ve hak üzerinde tutarsınız; ya da Allah Teâlâ kalplerinizi birbirine benzetir, sonra da İsrâiloğullarına lânet ettiği gibi size de lânet eder.” (Ebû Dâvûd, Melâhim, 17) Akıbet hayrola, selâm ve dua ile.

 

YORUMLARA GÖZAT

DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Yorumlarınız incelendikten sonra yorum kurallarına uyması halinde yayına alıncaktır.