Yaşam

Muradı Münzevi hazretleri türbesi nasıl gidilir?

Murad-ı Münzevi Hazretleri kimdir? Muradı Münzevi ne zaman yaşadı? Muradı Münzevi kabri nerede? Muradı Münzevi İstanbul’da kabri bulunan üç büyük evliyadan biridir. Muhammed Ma’sûm Farûki hazretlerine talebe oldu. Sohbetleri ve bereketli nazarları ile kemale erip seyri sülükünü tamamlayıp icazet aldı. Muradı Münzevi hazretleri 1719 (H. 1132) senesi Rebîul-âhir ayının on ikinci günü İstanbul’da vefat etti. İşte büyük Allah dostlarından Murad-ı Münzevi Hazretleri'nin hayatı.

Muradı Münzevi hazretleri türbesi nasıl gidilir?
-

Murad-ı Münzevi Hazretleri kimdir? Muradı Münzevi ne zaman yaşadı? Muradı Münzevi kabri nerede? Muradı Münzevi İstanbul’da kabri bulunan üç büyük evliyadan biridir. Muhammed Ma’sûm Farûki hazretlerine talebe oldu. Sohbetleri ve bereketli nazarları ile kemale erip seyri sülükünü tamamlayıp icazet aldı. Muradı Münzevi hazretleri 1719 (H. 1132) senesi Rebîul-âhir ayının on ikinci günü İstanbul’da vefat etti.

İstanbul’da medfûn en büyük üç evliyâdan biri. İsmi, Muhammed Murâd bin Ali bin Dâvûd Hüseynî Özbekî Buhârî Keşmirî’dir. 1644 (H. 1054) yılında Buhârâ’da doğdu. 1719 (H. 1132) senesi Rebîul-âhir ayının on ikinci günü İstanbul’da vefât etti. Cenaze namazı büyük bir kalabalık tarafından kılınıp, Edirnekapı dışındaki, Münzâvî Câmii karşısında sultan birinci Mahmûd Han’ın şeyhülislâmlarından Ahmed Ebü’l-Hayr Efendi tarafından yaptırılan medresenin dershanesine defnedildi.

Murâd-ı Münzâvî’nin babası Semerkand beldesinin nakîb-ül-eşrâfı (seyyid ve şeriflerin işleriyle ilgilenen makam) idi. Üç yaşında ayakları felç oldu. Kötürüm bir hâlde kaldı. Fakat ayakları sağlam olanlardan daha çok dünyâyı dolaştı. Tahsil yaşına gelince, ilim, fazilet ve kemâl (olgunluk) elde etmek için Keşmir’e gitti. Din ve fen ilimlerini tahsîl etti. Sevenlerinin yardımı ile Kâbe-i muazzamayı ve Resûlullah efendimizin kabr-i şerifini ziyaret etti. Sonra Hindistan’a gitti. Aklî ve naklî ilimleri maddî ve manevî kemâlâtı kendisinde toplayan Silsile-i aliyye büyüklerinden evliyânın gözbebeği Muhammed Ma’sûm Fârûkî hazretlerine talebe oldu. Sohbetleri ve bereketli nazarları ile kemâle geldi (olgunlaştı). İcazet (diploma) aldı. Mürşîd-i kâmil (yetişmiş ve insanları yetiştirebilen) bir zât olarak tekrar Hicaz’a geldi. Daha sonra Bağdâd, İsfehan, Buhârâ, Belh ve Semerkand’ı ziyaret edip hacca gitti. Hac vazifesini edadan sonra Mısır, Kahire ve buradan da Şam’a geçti. Şam’da ikâmet edip evlendi. Osmanlı sultanlarından ikinci Mustafa Han kendisine Şam’da bir köy verdi. Bu köy hâlâ onun adıyla meşhurdur. Şam ve civarı Murâd-ı Münzâvî’nin bereketiyle mâmur oldu. Zâlimler ıslâh olup zulmü terketti.

Mekke-i mükerremede taliblere ilim ve edeb öğretti

Murâd-ı Münzâvî, her türlü günâh işleyenlerin barındığı bir evi zulmetten kurtarıp, Murâdî Medresesi diye anılan bir ilim yuvası hâline getirdi. Ayrıca Saruca sokakta da bir medrese yaptırdı ve okuyan talebelerin ihtiyâçları için vakıflar yaptırdı. Murâd-ı Münzâvî, 1681 yılında otuz yaşında iken İstanbul’u teşrîf etti. Eyyûb Sultan semtinde, Eyyûb Sultan hazretlerinin kabr-i şerifi civarında ikâmet etti. Bu arada tekrar dördüncü defa hacca gitti. Hac dönüşü Şam’a gelip beşinci defa Hicaz’a gitti. Bir müddet Mekke-i mükerremede tâliblere ilim ve edeb öğretti. 1708 (H. 1120) yılında ikinci defa İstanbul’u şereflendirdi. Bu defa, Yavuz Selîm’de Bıçaklı Efendi menzilinde ikâmet etti. Halk akın akın sohbetine koştu. Murâd-ı Münzâvî bir ara Bursa’ya gitti. Dönüşünde Eyyûb’da Reîsületibbâ Nuh Efendi yalısında kaldı. Eyyûb Sultan ile Edirnekapı arasında Nişancı Mustafa Paşa caddesindeki Şeyh Murâd dergâhında İstanbul halkına yıllarca ilim ve edeb öğretip feyz saçtı. Kerâmetleri her yere yayıldı. Huzuruna gelenler her ne kadar inkarcı da olsalar, mutlaka onun feyz ve bereketine kavuşur, başka bir hâl kazanırlardı.

Medreseyi de dergâh hâline getirdi

Murâd-ı Münzâvî dergâhının banisi (yaptıranı) şeyhülislâm Minkârîzâde Yahyâ Efendi’nin dâmâdı Çankınlı Mustafa Efendi idi. Burası medrese olmak üzere bina edildi. Vakfeden zâtın oğlu da Ebü’l-Hayr Ahmed Efendi olup, 1731 yılı Şaban ayı sonlarında şeyhülislâm oldu, 1741 (H. 1154) senesi Zilhicce ayında vefât edince dergâhta pederi yanına defnolundu. Sultan Mahmûd Han’ın şeyhülislâmlarından olan Ebü’l-Hayr Ahmed Efendi, Murâd-ı Münzâvî vefât ettiğinde onu medresenin dershanesine defnettirdi. Medreseyi de dergâh hâline getirdi. Murâd-ı Münzâvî’nin (r. aleyh) kabrini ziyaret edenler, orada rûhânî bir zevk ve lezzet duyarlar. Celvetî büyüklerinden büyük âlim İsmâil Hakkı Bursavî hazretleri Ahidnâmesinde; “İlâhî aşk sahiplerine Murâd-ı Münzâvî’nin kabrini ziyaret etmek lâzımdır. Bereketi görülen makamlardandır” buyurmuştur. Zamanındaki ve sonraki âlimler Murâd-ı Münzâvî’yi medh ü sena etmişler ve üstünlüğünü bildirmişlerdir.

Asla abdestsiz dolaşmazdı

Ariflerden Mustafa Bekri (r. aleyh) Süyûf-ül-Haddâd kitabında Murâd-ı Münzâvî hazretleri hakkında şöyle demektedir: “Onun simasında (yüzünde) Allah adamlarının (evliyanın) alâmetlerini gördüm. Sâlihleri görmek büyük saadettir. Murâd-ı Münzâvî, Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî’nin mümtaz (seçilmiş) bir talebesidir.” Şeyh Hasan Dağıstânî; “Murâd-ı Münzâvî (r. aleyh) uykudan uyandığında hizmetçisi abdest alacağı suyu geciktirdiği zamanlarda oracıkta toprakla teyemmüm etmek suretiyle abdest alır, asla abdestsiz dolaşmazdı” demektedir. Murâd-ı Münzâvî’nın eserlerinden bâzıları şunlardır: 1- El-Müfredât-il-Kur’âniyye tefsiri, 2- Silsilet-üz-zeheb fis-sülûkî vel-edep, 3- Risale fit-tasavvuf. Murâd-ı Münzâvî hazretleri buyuruyor ki: “Allahü teâlâ insanın yüreğine rûh âleminden bir gönül yâni kalb yerleştirmiştir. Bu gönlün; bilmek, tanımak, istemek, sevmek gibi hususiyetleri vardır. Meselâ bu gönüle birbirine zıt iki şeyin sevgisi sığmaz. Bu gönüle; kendisini yaratanı bilmek, O’nu sevmek, rızâsına kavuşmayı arzu etmek, Allahü tealânın rızâsına kavuşmanın yolu olan Resûlullah’a sallallahü aleyhi ve sellem her bakımdan tâbi olmak, O’ndan başka her şeyden alâkayı kesmek, bu geçici dünyâda kalb huzuru içinde vakti Allahü teâlâya ibâdetle geçirmek ve Allahü tealânın rızâsına muvafık şekilde konuşmak lâyıktır. Böyle bir gönüle sâhib olmayan kimse, insan suretinde bir mahlûktur. Böyle bir saadetten mahrum olan kimse, kat’î olarak hastadır. Bunun ilâcı ise, gafletten uyanıp pişman olmak, af ve mağfiret etmesi için Allahü teâlâya yalvarmak, kabulünü ve yardımını istemek, üzerinde bulunan Allahü tealânın ve kulların haklarını ödemek, hak sahiplerini razı etmektir. Eğer o anda bu hakları ödemek gücüne sahip değilse, bunları gücü yettiği zaman ödemeye kat’î karar vermeli, sünnet-i seniyyeye uyup, işlerinde azimetlere (nefse zor gelen şeylere) sarılmalı, bid’at ve ruhsatlardan sakınmalı yâni her işinde ve her hâlinde Resûl-i ekreme sallallahü aleyhi ve sellem ve O’nun Eshâb-ı kirâmına tâbi olmalıdır. İtikâdda ehl-i hak, yâni Ehl-i sünnet ve cemâat îtikâdı üzere bulunup, bilinmesi zarurî olan fıkıh bilgilerini öğrenerek onlara uygun amel etmelidir.

Allah’tan başka her şeyi unutmak

Kalbinde Allahü tealânın rızâsından başka bir şey bulunmaması için doğruluk ve ihlâsta kemâl sahibi kimseler ile konuşmalı, onların sohbetinde bulunmalı, dilde ve gönülde dâima Allahü teâlâdan başka her şeyi unutmalıdır. Allahü teâlâdan başkası hâtıra geldikçe istiğfar okumalı, mâsivâdan kurtulması için Allahü teâlâya yalvarmalıdır. Bu şekilde kalb huzuruna kavuşmaya çalışmalı, zorlama ile de olsa mâsivâyı (Allah’tan başka her şeyi) unutmaya gayret etmelidir. Zahirde halk ile bâtında Hak ile bulunmalı, böylece gönülde Allahü tealânın rızâsından başkası kalmamalı, mâsivâyı tamamen unutmalı, nefsi de benlik dâvasından kurtarıp, kalb huzuru ve rahatlığı ile kulluğa dâir bütün vazifeleri yapmalıdır. Böylece Allahü tealânın lütuf ve ihsânı ile fânî-fillah ve bâkî-billah olunur ve Allahü tealânın pek çok feyz ve marifetlerine kavuşulur. Bu mertebeye erişebilmek için, nefy ve isbâtı kendisinde bulunduran Kelime-i tayyibeyi yâni "Lâ ilahe illallah Muhammedün resûlullah"ı çok söylemelidir. Mânâsı; hak olan ma’bûd yalnız Allahü tealânın zât-ı pâkidir. O’nun rızâsından başka hakîkî bir maksûd yoktur. Muhammed aleyhisselâm Allahü tealânın resulüdür. O’na tâbi olmak vâcibdir. İşte ancak bu kelime-i tayyibe ile bahsedilen saadete kavuşulur." 

YORUMLARA GÖZAT

DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Yorumlarınız incelendikten sonra yorum kurallarına uyması halinde yayına alıncaktır.