Okur Postası

Siyah bir pelerinin hikayesi

Gazetemiz okurlarından Nur Şafak, "Siyah bir pelerinin hikayesi" başlıklı yazısını bizimle paylaştı.

Siyah bir pelerinin hikayesi
-

Her şey bu hikaye ile başladı. Siyah bir pelerinin hikayesi. Manşet ve yakası; siyah zemin üzerine gri, kırmızı, beyaz ekoseli biyelerle çevrilmiş.

Her şey bu hikaye ile başladı. Bütün beyin sancılarım. Acımasız gizli muhasebelerim. Cansız figürlerle hezeyanlarım.

Bindiğim otobüsten gördüm ilk defa onu, bir an ı seyyâle kadar. N’olur bu kadar süratli gitmese!

Yolumun üstünde, parlak ışıklı vitrinlerdeki o rengarenk kıyafetler, çantalar, ayakkabılar ama illa siyah pelerin! Hepsi birer alacalı hat gibi geçiyor gözümün hızıyla orantısız. Hem yol kenarındaki dikenli ağaçlar kaçırıyor gözümün tadını hem otobüsün sürati hem otobüs penceresinin küçüklüğü. Çok sürat yapıyor bu otobüs, çok! Aralık camdan uzattığım yüzüm hızın etkisiyle müthiş bir tazyik altında kalıyor. İnmeye yakın otobüsün aynasında kendimi görüyorum. Bu tazyikin etkisiyle mi yüzüm sarkmış? Göz çevremde, yanaklarımın üstünde derin yarıklar. Ne kadar uzun bir zamanı ne çabuk katetti bu otobüs! İnerken bacaklarım, binerken olduğu gibi canlı değil. Verilen adrese atılan mantık adımlarımı geri geri çekiyor hevâ ve his adımlarım “O pelerini almalısın!” diye. Dönüşte alelacele alışverişimi yapıyorum. Cüzdanıma bakıyorum ama siyah pelerin için yetersiz. Olsun, yarın var, öbür gün var. Hemen satılacak değil ya bu pelerin! Vitrinin önünden tekrar geçip alıcı gözle incelemeliyim. Eve geldiğimde aldığım paketleri nefes nefese atıyorum mutfak girişine. Tam bir dakika istirahat edeyim diye paketlere sırtımı dönüp gidecekken bir resim ilişiyor gözüme. Yiyeceklerin suyu ile ıslanmış yırtık pırtık gazetenin üzerinde küçük bir çocuğun fotoğrafı. Büyük puntolar: KÜÇÜK KIZIN ÖLÜM SEBEBİ YETERSİZ BESLENMEK!

Günlerdir kuru ekmek yiyerek...

Türkiye’nin dramı...

Başım dönüyor. Midemde şiddetli bir bulantı... Kafamdan atmaya çalışıyorum. Fotoğraftan uzaklaşmam lazım ama imkansız. Fotokopisi zihnime alınmış çoktan. Benim kızımın küçüklüğüne ne çok benziyor ama onun gözleri donuk ve sabit. Kızımın dudaklarında gülücük, onunkilerde kenetlenmiş bir sitem. Benzi bir hayli soluk. Gözlerinin altı mosmor.

Akşam gelen eşime bahsediyorum -küçük kızın dramından değil- siyah pelerinden. “Al tabii ki! Bu, senin hakkın. Kaç senedir giydiğin pardösüyle gezecek değilsin ya!” demesini beklerken o, “Sen bilirsin hanım. İhtiyaç varsa al” diyor. Benim beklediğim cevaplar içinde en kötü ihtimallisiydi bu. Kabuk bağlamak üzere olan kalp ve beyin yaralarıma kezzap. Kıvranıp durduran gizli muhasebelerime eklemlenen yeni bir denklem daha: “İhtiyaç varsa al!” İhtiyaç: İhtiyaç denilen, çok da soğuk olmayan rüzgarlara karşı sımsıkı ve sıcacık büründüğümüz göreceli bir örtü değil miydi? Neden bu sözcükle baş başa bıraktı beni eşim?

İhtiyaçları sıralayalım: Yemek odası ihtiyaç, Jakuzi ihtiyaç, Kadınlar Günü ihtiyaç, Sevgililer Günü ihtiyaç, tesettürlü kadının taze cumhuriyetle kamusal alana tenezzülü ihtiyaç. Seküler gardrobun hegomonik elbisesine kafa değil, yaka değil, kol değil, kuyruk gibi dikilme gayreti gösteren trajikomik tesettür kıyafetleri ihtiyaç, İslami dejenerasyonun modası “Zamanı İslam’a uydurma” gayretlerine muhalif “İslam’ı çıkarlarımıza uydurma” ilkesini benimseyen tesettür firmaları, “Kadının mahremiyeti” başlığının yerine -ufak bir imaj değişikliği ile- modanın söylemlerinden “Kadının görünürlüğü” sloganını yerleştirerek düzenlenen tesettür defileleri ihtiyaç. İhtiyaç: Bu kumaşın dokusuna sadakat ve mimetik gayret.

Ninelerimizin markasız ama teslimiyetli örttükleri başörtüsü. “Biz sizin bildiğiniz tesettürlü bayanlardan değiliz!” ispatının ihtiyacı içinde İslâmî şuurdan uzak, teslimiyetten bihaber, tepkisel ve markalı başörtümüz, başörtümüzün rengiyle uyumlu, markalı ayakkabı ve çantamız ihtiyaç. İhtiyaç içinde ihtiyaç. Bu ihtiyaçların yanında benim pelerinin ruhsatı elbette çıkacak ama işimi sağlama almalıyım yine de. Hızlı adımlarla dolabıma yaklaşıyorum ihtiyacı aramak için. Tam üç tane pardösü, iki manto... Birileri arkamdan bağırıyor: “Antikasın şekerim. Bu kadarcık şeyleri kafana takıyorsun. Al gitsin!” İçlerinden biri daha “Uyumlu ve temiz giyinmek lazım bu zamanda! Müslüman dediğin derli toplu olmalı İslam’ın izzeti hakkı için.”

Sarf edilen bütün kelimeleri tek tek ele almalıyım. İlk cümle bana göre çok fazla vurdumduymaz. İkincisi: “Uyumlu ve temiz giyinmek” değil markalı ve pahalı giyinmek. “Derli toplu olmak” eşit değildir israf etmek. “İslam’ın izzeti hakkı için” eşittir Hz. Ömer (R.A.)= Eski ama temiz, adaletle biçilmiş, insafla dikilmiş bir elbise. Kafam karmakarışık. Öyle kalabalık ki içim ama hepsi ben. Hepsinin yüzü aynı ama ifade değişik. Her biri farklı şeyler söylüyor. Beynim çatlayacak! Bir “Ben” “Al!” diyor sürekli “Al! Al!”

-Ahir zamanda sevâd ı âzâma tâbi olunuz.

-Al! Al!

-Ahir zamanda sevâd ı âzâma tâbi olunuz.

-Al! Al!

Sürekli dönüyor “Benler.” Ölen küçük kıza gidiyorum tekrar sonra da çöplükte ekmek arayan çocukların yanına. Çocuklarını aç uyutan annenin hıçkırıklarını duyuyorum o anda. Yanımdan kemikleri sayılan bir kedi yavrusu geçiyor. Elindeki ufacık ekmeği yedikten sonra henüz bitirmemiş ablasına mahzun mahzun bakan küçük kardeşe ablası tarafından ikram edilen son lokmayı görüyorum. Tekrar pelerinin olduğu vitrinin önüne gidiyorum ama pelerin yok! Vitrinin camına yansımış ince entaresiyle soğuktan tir tir titreyen kaldırımın kenarına oturmuş cılız bir çocuk. Gözlerini dikmiş öylece bana bakıyor vitrinin camından. Ben de kendime bakıyorum üzerimde siyah pelerin. Etrafımı bir sürü ince elbiseli, ince yüzlü çocuklar sarıyor. Bense o anda “Bu memleketi biz mi kurtaracağız kardeşim?” diyenlerle beraber, yıllardır dillerine zikir gibi doladıkları spontane söylemlerle milletin kanını emenlerle beraber, kahvaltı edemeden aç karınlarıyla evden çıkan çocukların her sabah muttasıl okullarına girmeden “Varlığım, Türk varlığına armağan olsun!” diyerek soluk yüzlerinden iyice kan çekilene kadar varlıklarını armağan ettikleri -değil Türk varlığı- kanlı dişleriyle sırıtan siyah pelerinli vampirlerle beraber. Hayır hayır! Bu, ben değilim. Kan ter içinde silkiniyorum, üzerimde siyah pelerinin olmayışının saadetiyle. Vitrinler... Ama vitrinin içine talip değilim şimdi. Vitrinin camına yansımış cılız çocuklara ayarlı gözlerim. Otobüsün süratini bunun için istemiyorum artık. Ne kadar uzun bir zamanı ne çabuk katetti bu otobüs. İnmeye yakın otobüsün aynasında yüzümü görüyorum. Yüzüm sarkmış. Göz çevremde ve yanaklarımın üzerinde derin yarıklar ama ne gam? Üzerimde siyah pelerin değil, Hz. Ömer’in (R.A.) hırkası!

YORUMLARA GÖZAT

DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Yorumlarınız incelendikten sonra yorum kurallarına uyması halinde yayına alıncaktır.