Okur Postası

Taklitçilik belasından kurtulalım

Gazetemiz okurlarından Ahmed Selim Işıcık, "Taklitçilik belasından kurtulalım" başlıklı yazısını bizimle paylaştı.

Taklitçilik belasından kurtulalım
-

İmandan sonra, en önemli ibadet namazdır. Namazın önemini tasvir eden Peygamberimiz, “Namaz,dinin direğidir” buyurmuştur. Bu demektir ki, binanın direkleri ve kolonları, bina için ne durumda ise, namaz da din için o durumda ve önemdedir. Namaz, dinde kelime-i şehadetten sonraki temel rükündür. Bir ayette ise, (Bakara,143) namazın bizzat iman olduğu bildirilmiştir. Bu ayete dayanan bazı müctehid âlimler, namazı olmayan, yani namaz kılmayan kimsenin imanı olmadığını ve o kimsenin imansız öleceğini söylemişlerdir. Bu hayati önemi haiz olan namazın, uyulması gereken şartları ve rükünleri vardır. Bu şart ve rükünlere uyulmadığı takdirde, namaz batıl ve geçersiz olur. Bu şart ve rükünlerden bir tanesi vardır ki, namazı usulüne uygun ve titizlikle kıldıklarını zannedenlerin çoğu tarafından da gözetilmiyor ve bu sebeple, kılınan namazlar zayi ediliyor. Bu şart, kişinin kıldığı namazla çelişki içinde olmamasıdır. “Veyl olsun o namaz kılanlara ki, namazlarıyla çelişki halindedirler” ayeti (Maun, 4,5) bu hususu haber vermiştir.

Namaz, bir manalar topluluğu ve yumağıdır. Namaz kılanların bu manaları hayatlarında tatbik ve temsil etmeleri ve bütün iş ve ilişkilerinde, davranış ve münasebetlerinde, ahlak ve yaşayışlarında o manalarla uyumlu halde yaşamaları gereklidir. Biz burada, o manalardan bir tanesine işaret edeceğiz. Kıldığımız bütün namazlarda, Fatiha olurken, Rabbimizden dilekte bulunuyor ve şunu söylüyoruz: “Bizi, doğru olan yola yönlendir. Bu yol ki, ihsan ve ikramda bulunduğun peygamberlerin, sâhabilerin, âlimlerin ve sâlihlerin yoludur. Bu yol ki, gazabına uğramış Yahudilerin ve sapıtmış olan Hıristiyanların yolu değildir.”

Kıldığımız namazların her bir rekatında bunu söylüyoruz. Bu söz hem bir dua ve dilektir, hem bir vaad ve taahhüttür, hem de hayatımızda takip ettiğimiz yolun hangisi olduğunu Allah huzurunda ifade ve beyan etmektir. Namaz kılarken, bunu söylüyoruz. Fakat bu durum hayatımızla ve hayatımız bununla tam bir çelişki halindedir. Çünkü, genel itibarıyla,namaz dışında takip ettiğimiz yol, peygamberlerin ve sahâbilerin yolu değil, Yahudi ve Hıristiyanların yoludur. O Yahudi ve Hıristiyanlar ki, Allah onlara lanet ve gazap etmiş ve onları mesh edip maymun ve domuz haline getirmiştir. (Mâide, 60)

Böylelikle Allah’a yalan beyanda bulunmuş, tutmadığımız vaad ve taahhüdü yapmış ve iki yüzlülük etmiş oluruz. Bu şekilde kılınan namazın istenen ve farz kılınan namaz olmadığı açıktır. Ve bu şekilde namaz kılanlar, yukarıda zikredilen ayetin kapsamı içinde veyl ve azapla tehdit edilmişlerdir.

 Bin seneden fazla bir zaman boyunca, Müslümanlar Yahudi ve Hıristiyanları ayette bildirilen konumda görmüş ve her şeyleriyle onlardan ayrı olmaya ve onlara muhalefet etmeye önem ve özen göstermişlerdir. Fakat bu son dönemde, bu milletleri taklid etme ve aynen onlar gibi yaşama hevesi en öldürücü bir hastalık halinde hayatımızı sarmıştır. Bu taklid hevesi, namazı etkisiz ve faydasız hale getirdiği gibi, akıl ve iz’anı da silip götürmüştür.

Bu sebeple, din ve iman gibi akıl ve iz’an da işleviz kalmıştır. Allah Resûlu aleyhissalatu vesselam, bin beş yüz sene önce, bu korkunç taklid musibetine karşı uyarıda bulunmuş ve şöyle buyurmuştur: “Siz de karış karış Yahudi ve Hıristiyanlara uyacaksınız. Onlar en olmaz işleri yapsalar siz de onları taklid edeceksiniz. Kertenkele yuvasına girseler, siz de marifet sayıp o dar, havasız ve kirli hayvan çukuruna gireceksiniz.” Yani, din gibi, akıl ve hikmeti de bırakıp maymunlarla domuzların safına katılacak ve onlar gibi olmaya, onlar gibi yaşamaya çalışacaksınız. Bu yaparken yanlışları doğru bulacak, eğrileri düz görecek, zararları kâr sayacak ve düşüşü yükseliş zannedeceksiniz.

Bunu yaptığınızda da onlarla aynı alçalmayı yaşayacak ve aynı konuma geleceksiniz. Bu duruma düşerken artık namaz kılsanız da ne işe yarayacaktır?  Her namaz kılışta ve Fatiha okuyuşta Allah’a karşı yalancı, ikiyüzlü ve sözünden dönme konumundan kurtulmanın yolu, elbette ki namazı ve Fatiha’yı bırakmak değil, Allah’ın lanet ve gazabına uğramış milletleri taklit etmekten vazgeçmektir. Bu milletleri taklit etmek ne fert, ne de devlet için zorunlu ve gerekli değildir. Fakat bir zamanlar, bunu devlet politikası haline getirdiler, fertlere de sopa, dipçik, hapis ve sehpa cezalarıyla dayattılar. Dinine sadık olan şuurlu müslümanlar ise, bu dayatma ve zorlamaya rağmen, inandıkları gibi yaşamaya devam ettiler. Bazı hallerde tökezledikleri olursa, Allah’a karşı mazeretleri de vardı.

Yeni dönemde ise, bu konuda mazeret bulma imkanı kalmamıştır. Çünkü, Allah’a şükür, dini yaşama konusunda yeterli derecede özgürlük ve rahatlık vardır. Onun için, hâlâ taklide ve taklitçiliğe devam etmek, tamamen ihtiyari ve keyfi bir hale gelmiştir. Artık o, iman zaafının ve dinde kayıtsızlığın açık ve kesin delili durumundadır. Şunu bilmeliyiz ki, taklit etmekte ısrar ettiğimiz Avrupa hayatı, geliştirdikleri fen ve teknolojiye rağmen, Avrupa milletlerine de bir şey kazandırmamış, aksine önemli olan her şeyi kaybettirmiştir.

Yaşamayı, nefis ve heves üzerine bina eden bu milletler, bunun için dini, namusu, aileyi, akrabalığı, dostluğu, samimiyeti, sadakati, ahlaki, insani nitelikteki ilişkileri terk etmek durumunda kalmışlardır. İçlerinde kopan fırtınaları, şaşkınlık, stres ve bunalımları bastırmak için de sun’î yollarla kendilerinden kaçmakta aramak durumuna düşmüşlerdir.

 Yeni çağda, hayatı yaşamanın tek biçimi Yahudi ve Hıristiyanları taklit etmek değildir. Bunun kendimize göre olan şekil ve biçimleri de vardır. Taklit, zillettir, başkasına kuyruk olmaktır. İzzeti olanlar, orijinal olmaya ve başı çekmeye çalışırlar. Bu son dönemde devlet planında yapılan bazı orijinal çalışmalarla görüldü ki, Avrupa’yı taklit etmekten vazgeçtiğimiz takdirde, büyük atılımlar yapabilir ve baş durumuna geçebiliriz.

Bu sebeple, devletten de bu taklit belasından kurtulmak için daha ileri atılımlar beklerken, kendi hayatımızda da bu taklit esaretini kırıp kendi dini ve tarihi kimliğimize göre yaşamaya başlamamız lazımdır. O zaman, kıldığımız namaz ve okuduğumuz Fatiha ile hayatımız arasındaki çelişki ortadan kalkacak ve Müslüman olduğumuzu söyleme hakkımız doğacaktır. Rabbimizin şu çağrısına kulak verelim: “ … doğru yoldan çıkıp sapıtmış ve başkalarını saptırmış olan bir milletin heva ve heveslerine uymayın!” (Mâide, 77)

YORUMLARA GÖZAT

DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Yorumlarınız incelendikten sonra yorum kurallarına uyması halinde yayına alıncaktır.