Ali Karahasanoğlu

Ali Karahasanoğlu

28 Şubat zalimi Altaylı, kafayı yine çıkardı!

-

Bir virüsün dünyayı allak bullak ettiği şu günlerde.

Herkes fırsat gözlüyor olmalı ki..

Lafı kapan ahkam kesiyor: “Bakın, bilime ne kadar ihtiyacımız varmış. Diyanet’ten beklenti içinde olan kimse var mı? Herkes doktorları izliyor, doktorları dinliyor..”

Daha ötesini söyleyen şarlatanlar da var..

“Diyanete ne gerek var, lağv edelim, yerine doktorlara verilecek yeni imkanları konuşalım!”

Bu söylemleri dinlediğimizde, her ne kadar sinir katsayımız tavan yapsa da..

Yine de serinkanlı değerlendirme yapmaya çalışalım..

Öncelikle belirteyim. 

Bilim karşıtı değilim. 

Doktor düşmanı değilim..

Tedbirlere başvururuz..

Sonuçlara da tevekkül ederiz..

Ama hâlâ; “Laboratuvar ürünü mü, doğal yollarla üremiş bir canavar mı?”, “Tekrar mutasyon geçirir mi?”, “Şu hali ile halimiz harap, bir defa daha mutasyon geçirirse halimiz ne olur?”, “Havada asılı kalıyor mu, hangi şartlarda, ne kadar?”, “Tam olarak nasıl bulaşıyor?”, “Nerelerden bulaşması kesinlikle imkansız?”, “Tansiyon hastalarına ne yapıyor da öncelikle onları ölüme götürüyor?”, “Kalp hastaları ile arası niye iyi?”, “Yayılma hızının hava sıcaklıkları ile doğrudan ilgisi olup olmadığı” ve daha nice sorulara kesin cevapların verilemediği bir konjonktürde, birileri “Diyanet mensubundan ne hayır gördük? Bakın imamlar bile, bilim adamlarının iki dudağı arasından çıkacakları bekliyor” diye Diyanet mensupları ile bilim insanlarını birbirinin karşıtı imiş gibi gösterip, kafa tokuşturmaya çalışırlarsa, onlara “Bir dakika” demeli değil miyiz.

Bir dakika..

“Ölüm”ün ne olduğu ile başlayalım, tartışmaya..

Ölüm bir “son” ise, sonrası yok ise..

Bilim adamları ne yapsın size?

Bugün kurtardılar diyelim.

Ya yarın?

Ya trafik kazasından, veya kanserden veya beyin kanamasından ölmeyeceğinizi garanti edebiliyor mu, tıp adamları?

Garanti etmek ne mümkün?

Milyonda bir ihtimal de olsa, “belki de hiç ölmezsiniz” diyebiliyorlar mı?

Hayır..

O zaman, “Ölüme çare” değil de..

Şu an için, “ölümü geciktirme”ye (Tabii ki kader çizgisi dışında geciktirmeden bahsetmiyoruz. Birilerinin, binbir uğraş ile geciktirdim dediği yaşanan sonuç da, aslında bir kader değil mi?) odaklı bir sonuç için, bu kadar afra tafra yapmaya ne gerek var?

Evet, Cenab-ı Hakk tedbirimizi almamızı önerdiğine göre..

Tedbir almaya çalışırız. Doktora gideriz. İlacımızı almaya çalışırız.

Ama tedbir alma noktasında yardımcı oluyorlar diye..

Bilim insanlarını Diyanet mensupları ile kafa kafaya tokuşturmanın bir anlamı var mı?

Veya şöyle soralım..

Niye kafayı Diyanet mensuplarına taktınız ki?

Şu an gündeminizde olan bilim insanları olan doktorlar ile..

Onların dışındaki bilim adamları ile kıyas yapmaya başlarsak.

Mesela..

Deprem bilimcileri karşımıza oturtalım...

Diyebiliyor musunuz, “Hah hah ha.. Depremciler ne oldu, hepiniz ortalıktan toz oldunuz. Demek ki deprem bilimcilik hiç de önemli değilmiş. Olsun olsun, fay hattı olan yerlerle sınırlı olarak deprem bilimciye ihtiyaç varmış. Fay hattı olmayan bir yerde oturuyorsan veya normalin çok üstünde sağlam bina yaparsan, deprem bilimciye ihtiyaç yokmuş. Ama bak, koronavirüste ayrımsız hepimizin sağlıkçılara ihtiyacı var. Nerede yaşarsan yaşa, tıp bilim adamlarına ihtiyacın var!” diyor muyuz?

Veya inşaat mühendisliği dalında. Uzay mühendisliği dalında.. Maden dalında.. Daha birçok bilim dalındakilere seslenip.. Onlarla, Tıp bilimcilerini kafa kafaya tokuşturmaya çalışanımız oluyor mu?

Hayır..

Dahasını söyleyeyim..

Bilim alanındaki farklı alanları da bir kenara bırakalım..

Örneğin sanat alanında..

Tiyatroda, sinemada.. Müzikte..

Düne kadar “olmazsa olmaz” diye tanıttığımız bu sanat dallarındaki kişilere, “ne oldu, ne oldu? Hani sanatınızla dünyayı kurtarıyordunuz. Bakın siz de şimdi geldiniz, tıp bilimcilerinin iki dudağı arasından çıkacaklara odaklandınız. Bundan sonra sanata ayırdığımız parayı, tıp bilimcilerine aktarmamız lazım” diyor muyuz?

Demiyoruz..

O zaman, ne istiyor bu “28 Şubat zalimleri”, Diyanet mensuplarından.

Ne istiyor, Fatih Altaylılar, imamlardan?

Ne istiyorlar ki, 28 Şubat’ta yazdıkları ahlaksızca yazılardan özür dilemeden. Şimdi tekrarına imza atıyorlar..

“Corona pozitif olup durumu ağırlaşınca ‘Beni mahalle camiine yatırın, orda tedavi olayım’ diyene de rastlamadık çok şükür” diyerek. Aklınca dini, camiyi, imamı alaya almaya çalışıyor?

“Biz zalimlerden olduk..” diyerek, başına gelen belayı tevekkül ile karşılayan, tedbiri almış ise de, yine de son liman olarak tevekkül ile Allah’tan istekte bulunmayı ilke edinmiş imanlı insanları biz görüyoruz..

Ben de bu 28 Şubat zalimi ile laf yarışına girip, şöyle mi demeliyim:

“Bana bir tane, ‘Beni Devlet konservatuvarına götürün.. Ben orda iyileşirim. Bale ekibini getirin, ben zıplarım..’ diyeni gösterebilir misiniz?”

Küstah adam, “Hastalıkla ilgili gelişmeler konusunda bilgi almak için mahalle camiinin imamına giden de görülmüyor” diye devam ediyor.

Sözüm, işini hakkı ile yapan imanlı tıp mensuplarına değil. Ama bu saygısızın ilahlaştırmaya kalkıştığı, bilimi putlaştıranlar için söyleyeyim: 

“Haydi doktor, ölüme bir çare?”

Ölüm vakası 600’lerde.. Haydi bir çare..

Bazıları diyecekler ki, “Ölenlere çare olamadık ama. Yaşayanlar (kurtardıklarımız) için vesile olduk!”

Hah işte..

Böyle ölçülü, böyle haddimizi bilen cümlelerle konuşalım..

Binlerce insanın paniğe kapılıp, “ne yapacağız hocam?” diye mahalle imamlarını aradığı bir konjonktürde, “Hani, kimse mahalle imamını arayıp derdine çare arıyor mu?” diye inanç ile Yaratan ile alay etmeye kalkışmayalım!

Haddimizi bilelim..

Bilim ile dini kavga etmeye değil.

Buluşturmaya çalışalım..

 


YORUMLARA GÖZAT (195)

DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Yorumlarınız incelendikten sonra yorum kurallarına uyması halinde yayına alıncaktır.