Atilla Özdür

Atilla Özdür

Aile hekimliği üzerinden...

-

İnsanoğlu, gece yatağına, gündüz helasına girdiğinde kendisiyle özdeşleşerek düşünmeye başlıyor. Umuma açık helaların genellikle mandalları kopuktur. Ya “boş” diyerek biri içeriye girerse!...

En güzel ve derin uyku, karanlık odada oluyor. Bunun da kolayı, yorganı kafaya çekmekte. Lakin, gözler kapansa da nefesler kesiliyor...

Zira, oksijen tükenmiş, karbon gazı yorgan altını doldurmuş.

Gözler, çenenin yerinde olsaydı, ne rahatlık olurdu...

Tövbe, bu ne ki! ...

Nasreddin Hoca, gökten düşen cevizi kafaya yediğinde anladı ki, neden ceviz ağaçta yetişir de, kabak, yerdeki yeşil otun üzerinde!...

Bizimkisi, haşa Allah’ın değil, devletin işine kafayı takmak...

Buyurun....

¥

Aile Hekimleri Federasyonu, bir açıklama ve duyuru yayınlamış, oradan öğreniyoruz...

Şimdiye dek aile hekimliği hizmetlerinin bütün personel ve donanımıyla birlikte devlet tarafından yerine getirildiğini sanıyorduk.. Eskiden öyle imiş. Yeni düzenlemeye göre, mülkiyeti devlete ait ocakların bir kısmını bulundukları yerde bırakılıp, diğerlerini de yine kamuya ait başka mekanlara devlet, doktorları eliyle kira karşılığı, buralarda halka hizmet vermeye başlanmış...

Çok karmaşık ve çok da akıl ve mantık dışı bir işgüzarlık...

Devletin bu ocakları, şimdiki adıyla Aile Sağlık Merkezleri, genel ihtiyaçlarının karşılanmasında, her halde kadro ve kapasitelerine göre olacak, “Cari Harcamalar Ödeneği” adı altında belirli miktarda verilen devlet avanslarını kullanıyorlar...

¥

Nasreddin Hoca, ceviz üretiminde Allah’ın işine karışmaya benzer bir düşünce anaforuna kendini kaptırınca, yukarıdaki ağaç dallarından kafasına yediği bir ceviz darbesiyle silkinip doğrulduysa da, bizim ukalalığımız, devletin işine burnumuzu sokmada...

Sağlık ocaklarının yetkili çevirgenleri, her kim ise, yönetimini üstlendikleri Sağlık Merkezlerinin tüm cari harcamalarıyla birlikte sanırız doktorların maaş ve ödeneklerini de, kendilerine emaneten verilen devlet avanslarıyla karşılıyorlar. Yerleştikleri kamu mülkiyetindeki gayrimenkullerin kiralarını da, yine sahibi olan devlete bu avansdan ödüyorlar...

Kestirmeden gidersek, şöyle bir manzara ile karşılaşıyoruz.

Kamu devleti, yüklendiği kamu hizmetlerini, yine kamu adına ve kamu mülkiyetindeki alanlarda açtığı “sağlık dükkanlarında” yerine getirirken bu amaçla yapılan harcamaları, kamu tarafından yine kendilerine emanet edilmiş kamu avanslarıyla gerisin geriye yine kamu devletinin kendisine ödeniyor...

Yani, kafalardaki kulaklar, omuz başlarındaki kollar vasıtasıyla çaprazlamasına gösteriliyor...

Doktorların ve hemşirelerin aylık maaş veya ücretleri hangi çapaya bağlanarak tespit ediliyor?. Kamuya ait Sağlık Bakanlığındaki kadrolarına mı, kıdemlerine veya katsayılarına mı yoksa, dükkanlardaki parça başı performanslarına göre mi?...

Eğer, parça başı performansı esas alınıyor ise, reçete yazdırmaya gelen beher parçanın da bir ücret ödemesi gerekirdi. Oysa bu dükkanlardan bugüne dek benden tek kuruşluk ücret talep edilmedi. Demek ki, devletin sağlık sıhhat dükkanlarına taktığımız borçlar daha kaynağında iken maaşlarımızdan kesiliyormuş. Çok ayıp bir şey olurdu...

Aile doktorları, bakanlık kadrolarındaki pozisyonlarına göre memur maaşı alıyor iseler, bunca telaşeye ve karmaşaya ne gerek. Anayasa gereği hizmeti veren devlet. Dükkanlar devletin binalarında. Fiilen çalışanlar devletin adamları. Hizmetten faydalanan hak sahibi kişiler devletin vatandaşları. Kapatırsın ocakların işletme defterlerini olur biter...

Eskiden ne güzeldi. Her mahallede bir sağlık ocağı vardı. Mahalle halkı gider reçetesini alıp döner eczanesine. Ücretine gelince, yok öyle Ziraat Bankasına git öde, dekontunu al getir. Uzun havaya ne gerek. Paraysa, al beş kaymeyi ver makbuzunu eline...

Hepsi bu kadar. Parası yoksa biriktirsin, toplasın gelsin! ...

Yoook, eğer doktorların kazançları “sağlık sıhhat dükkanlarındaki” parça başı reçete sayısına göre hesaplanıyor ise, yandı gülüm keten helva. Birinci sınıf vatandaşların ultra lüks rezidanslı bölgelerdeki dükkanlı doktorlar sinek avlıyorlar...

Neden mi? İstanbul Şişli-Nişantaşı-Ataşehir gibi sağlık dükkanındakimüşteri kesafetinin, bölgelerin nüfus yoğunluğuna nispetin binde bir oluşundan...

Oysa, üçüncü beşinci sınıf yerleşim bölgelerinde, reçete yazdırmaya gelenler, dükkanlara sığamıyor...

¥

Aile hekimleri diyorlar ve istiyorlar ki, Türkiye’nin kamu müesseseleri, yani devletin bizatihi kendisinin, uhdelerinde bulundurdukları kamu mülklerini kiraya verdikleri kamu doktorları tarafından işletilen “sağlık dükkanlarına” önümüzdeki yıl için talep ettiği %46’lık kiralara zam talebini geri çeksin...

Valla ben ne kamucuyum ne de özelci. Kesme şekerini bulduğumda kavanozuyla götürürüm. Erken yatar erken kalkarım. Coca cola içmem, sofralardan da doymadan kalkarım. Kim ne halt ederse etsin, bana göre hava hoş...

Sadece merak ederim...

Dükkancılar, mal sahiplerinin isteklerini kabul etmez ve halen ödemekte oldukları kiraların da üzerine yatarlarsa ne olur?

Devlet, icraya mı baş vurur, doktorları kulaklarından tutup sokağa mı fırlatır, yoksa, YANILMIŞIZ diyerek kafasını taşlara mı vurur? 

Böyle düşünüyorum diye inşallah, kafamıza ceviz tokmağı indirilmez...

Şunu demek istiyoruz. Türkiye’mizde, kapitalist ülkelerde olduğu gibi, zamanın gerçeklerine uyulmuş ve kamuya ait bila ücret olması gereken sağlık sıhhat hizmetleri, metalaştırılarak, ücreti mukabili ihtiyaç sahiplerine satılır hale getirilmiştir...

Hayırlı ve bereketli işler diyeceğim amma istemem. Zira avukatların işi iyi ise, memleketin hali düşman başına. Hastanelerle doktorlar ve eczaneler bayram ediyorlarsa, mezarcı kıtlığının eli kulağında...

 


YORUMLARA GÖZAT

DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Yorumlarınız incelendikten sonra yorum kurallarına uyması halinde yayına alıncaktır.