Atilla Özdür

Atilla Özdür

Askeriyenin camileri…

-

Yakın akraba evliliklerine hoş bakılmaz. İnsanoğlu inadına bencildir, sadece kendisinin olsun ister. Beri yandan sulh salah için adil paylaşım önerilse hatta emredilirse dahi, gerçekleşemez…

Gerçekleştirilmez mi, gerçekleştirilemez mi?... 

Günün birinde oğlum İzmir tarafından gelirken Bursa’daki bahçe kulübemize bir bekçi almış getirdi. Bir haftalık dişi bir kangal yavrusu. Bacaklarımızın arasında dolaşıyor, paçalarımıza eteklerimize asılıyor. Oynaşıp duran bir maskara…

Sordum kendisine, niye bir de erkeğinden alıp getirmedin?..

İstemiş de, bir başka doğumdan, bir başka aileden erkek yavru kalmadığından vermemişler. Aynı batın kardeşleri arasından dünyaya gelen hayvanlar kendi ırklarına has özelliklerini kaybedermiş…

Hâlbuki insan soyu, bu nesep disiplinine pek itibar etmiyor. Aileler, bağ bahçe gibi varlıklarının elin yabancısına gitmesin diyerek, akraba evliliğine hoş bakıyorlar. Mesela dönmeler, bu konuda çok katı davranıyorlar…

Oysa yakınlar arasındaki birleşmeye hem dinimiz karşı, hem de tıbbımız…

CHP, usul ittihaz etmiştir, sandık mağlubiyetlerini mevsimlere bağlar. Kıyı kentlerinde başarılıdır. Zira kıyı toplumları karalara nispet daha medeni, daha açık, okumuş, bopstil ve daha ehli-zevk. Çok çok daha Avrupai…

Denizlerin askerine bakıyorsunuz, özellikle yaz mevsimlerinde, sütte leke var, kar beyazı üst başta toz bile yok, ayaklarda fiyakalı iskarpinler. Karada öyle mi yaa? Kocaman iri çamurlu postallar, üst başta alaca bulaca kamuflaj elbiseler…

Bahriyenin insan kaynağı ağırlıkla kıyıların şehirleri. Kibar ali sigara kâğıdı gibi, kibar, zarif, ehl-i keyf. Karaların insan kaynakları ise, ekim, biçim. Fordist üretim. Kazma kürek, kaldır götür niceliğinde ezici, yıpratıcı ve terletici…

Bu tespit ve kıyaslama hayatın gerçeklerinden. Hayatını fiilen yaşayanlar bu gerçeklerden mesul değil. Kömür madeninde çalışanlar yüzü gözü, üstü başı simsiyah kömür karası olurken, Eminönü’nde Şehir Hatları simsiyah kurum püskürürken, kar beyazı üniformalı bahriyeliler, çevrelerine hava atardı…

   

Emekli eski bahriye subayı Vehbi beyi dinleyelim…   

“25 yıldan beri Bahriye mektebine cami yaptırılması için uğraşıyorum. Hükümet yetkililerini ve görevli kişileri “Karacı askeri öğrenciler Müslüman; biz denizciler gâvur muyuz” diyerek ağır sözlerle göreve davet ettiğim halde, hâlâ pişkinliklerinden taviz vermediler. Günde beş vakit kılınması farz olan namazı, “nerede kılarsanız kılın” diyerek umursamaz bir tavrı sürdürüyorlar”…

Vehbi Kara’nın anlattıklarına göre Heybeliada’daki Deniz Harp Okulunda cami bidayette mevcut imiş. Sonra yıkılmış. Herhalde “yıkmışlar” olacak ki, eşyanın o dönemlerdeki mevsimlik tabiatına uygun ve normal olmalıydı…

Ayrıca “25 yıldan beri” dediğiniz ne ki! 12 Eylül atmosferinde 28 Şubat fırtınalı havası…

Bir yandan FETO kendini gizleyerek kıçını yerleştirmeye çalışıyor, diğer yandan da asker sivil bürokrasi, kamu alanını abdest suyunun kirinden (!) temizlemekte dur durak tanımıyordu. Bu itibarla 1920’li yılların operasyonlarında yapılan yıkımların bir ihmale uğrayıp tekrar yapılanmamasını emredenler, Vehbi Beyin çalışmalarına olumlu karşılık vermemişlerdir. Veremezlerdi de…

İkincisi, FETO’nun izniyle korunaklı yerlerde yatarak kendini gizleyen bahriyeli silahendazlar, vicdanları ses etse dahi, niye hayallendikleri darbelerini gerçekleştirmeden kendilerini camicilik, Müslümanlık suçlamasıyla ateşe attırsınlardı !…

Vehbi Kara, merak da etmesinler, tasalanmasınlar da… 

Elbet yakın bir zamanda ona da, oraya da sıra gelecek. Bakınız nasıl ayağa kaldırdılar Bahriye Kışlasının eskiyip köhneleşen camiini?…

Kasımpaşa iskelesiyle Cezayirli Hasanpaşa heykelinin tam karşı alanında oldukça büyük tarihi bir kışla bulunuyordu. Vehbi Bey bunu bilir mutlaka. Meşhur Bahriye Kışlası. Cezayirli Gazi Hasanpaşa Kışlası. Bu kışla binasının tam orta avlusunda da beş yüz kişiye hizmet verecek büyüklükte bir cami. Beş yılı aşkın bir zamandan beri etrafı perdelenmiş vaziyette restorasyon için bekletiliyordu. Birkaç sene çalışmalar yapıldıktan sonra bir gece kışlayı yıkıverdiler. Fakat caminin restorasyonuna devam edildi…

Şimdi cami fıstık gibi ayakta, minaresi bile kendine has bir güzellikte…

Şimdi efendim, yıkılan kışla yeni baştan ayaklandırılıyor. Biz de sanıyor ve korkuyorduk ki, kışla, üzerine oturduğu aşağı yukarı on dönümlük alan ile birlikte turizme kurban edilecek. Demek ki yanılmışız…

Teşekkürler Bahriye’ye ve İstanbul İl Özel İdaresine…

Kışlanın kaba inşaatları bitmiş, sıra dış güzellemesine gelmiş. Orduevi ile cami ve kışla hep bir alanın üzerinde. Kuzey Deniz Saha Komutanlığı ile Bahriyenin biricik sağlık yuvası olan tarihi Deniz Hastanesi de bir sigara içimi yakınında. Ne var ki, hastane o eski canlı ve sıcak havasını kaybetmiş…

Vehbi beyi okuyoruz Heybeliada’nın öksüzleştirilmesine karşı diğer kuvvetlerdeki zahiri havadan bayağı mahzun. Oysa 25-30 yıl önceleri ötelerde de ne yıkmalar, kapamalar ve sürgünler yaşanmaktaydı. Niteliği ve niceliği itibarıyla İstanbul haricinde çalışma ve hizmet imkânı bulunmayan nice uzman arkadaşlarımız namaz kılmalarından ötürü Anadolu’nun içlerine sürgün edilmişlerdi. Kapasite israfı denilirdi bu düşmanlığa…

Son olarak………………... deki filo kumandanı Hasan albay, birlik camiinin inşaatına kafayı takan kuvvet komutanıyla cansiperane dalaşması sonucu, kubbesine kadar yükselen inşaatı yıkılmaktan kurtarabilmişti. Yüce Allah’ım, Hasan Albay’ın Edirnekapı’daki kabrini Cennet’ten bir parsele dönüştürsün…

Temennim ve dualarım, Vehbi Kara’nın Kasımpaşa’daki Cezayirli Hasanpaşa Camiinin ibadete açılışında Devlet Başkanları Tayyip Erdoğan’ın yanı başında kendilerine refakat etmesidir… 

Yazıya, hiç ilgisi bulunmayan akraba evliliğiyle başlamamızın sebebine gelelim…

70’li yıllardan sonra askerler, kendilerini sivillerden tecrit edercesine kendi özel iskan bölgelerine çekildiler. İlk mektepleri, bakkal dükkânları, top sahaları, gezinti alanları, eş ve dostlarıyla iki kelamlık sohbetleri, ibadetsiz eğlenceleri hatta bayramlaşmalarını kendi kapalı dünyalarına çektiler. Böyle olunca da, eşyanın tabiatından, sivil halktan koptular. Haliyle namaz niyaz faslında da, görmediklerinden, Fransız kaldılar…

Bundan ötürü, Barbaros’lardan, Gazi Hasanpaşa ve Fatih Sultan Mehmet’lerden irs-i maneviyat kanalından tevarüs etmeleri gerekecek özelliklerinde biraz törpülenmeler ve kayıplar olacaktı ve oldu da…

Bunu düşündürmek istemiştim…

 


YORUMLARA GÖZAT (6)

DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Yorumlarınız incelendikten sonra yorum kurallarına uyması halinde yayına alıncaktır.