Atilla Özdür

Atilla Özdür

Ekmeğe zam yapılmış!

-

Geçenlerde gözüme çarpan bir kedi hikâyesi…

Tatil amacıyla Amerika’ya giden ailenin küçük kızı otelin bahçesinde gördüğü kedinin yanına yaklaşır ve sevip okşamaya başlar, kedi bu ilgiden hoşlanır ki, “miyavladığında” kızcağız;

Bak anne, bak. Bu kedi Türkçe konuşuyor”la şaşkınlığını dışa vurur…

Zavallım, hayvanların dünyanın her yerinde kendi cinslerinin tek lisanıyla konuştuklarını bilmiyordu.. Bir tek insan cinsindedir, dillerindeki farklılık…

Farklıdır amma, iktisat diliyle konuştuklarında ise, dünyanın her yerinde yine aynı dili kullanırlar…

“Ücret, maliyet unsurudur”…

İktisaden düze inmiş ülkelerde piyasalar sakindir. Fiyatlar, ücretler ve maaşlar tek düzedir ve hareketsiz kalırlar. Maaş ve ücret artışları, çalışanların sosyal hayatlarındaki sorumluluk, tecrübe, verimlilik, kıdem ve ustalıktaki gelişmelerine göre farklı nispetlerde yapılır..

Denilebilir ki, “Ücretlere yapılan bu özel artışlar, maliyeti ve dolayısıyla fiyatları etkilemez mi?.... 

Hayır. Emekli olarak ayrılıp giden yüksek ücretlerin yerine, istihdama yeni giren gençlerin düşük ücretleri muhasebeye alındığında, fiyat-maliyet ve enflasyon dengesi eski yerinde sabit kalır…

Hayata baktığımızda sürekli devreden mevsim zincirlerini görürüz. Bu zincirlerin bir baklası da, asgari ücret mevsimini belirtir…

Mevsim başında birisi devlet işletmelerinden iki işveren ve bir de işçi, üç insan, asgari ücretin değerini, ederini, miktarını tesbite kalkışır.. Demokrasi geleneğinde hak ve hakikat usulen çoğunlukta tecelli edeceğinden, işverenlerin dediği olur. 

Yönetim her ne kadar otoriter yapıda da olsa, iyi kötü muhalefete de söz düşer ve itirazlar başlar. Muhalif siyaset, ateşi körüklemekten geri kalmaz…

Asgari ücret şu kadar olmalı, bu kadar olmalıydı. Haydi, bakalım bir aylığına siz alın da geçinebilmek için sıkacak mı maçanız, bir görelim” gibi…

Kim olursa olsun maksat iktidarı hırpalamak olduğundan, kimisi beş binlik balon uçururken, kimileri de, CHP’nin yaptığı gibi, kendi mahallesinin işçileri için iki bin beş yüz liraya sotalar…

Üçlü komisyonun belirlediği ücretten az sayıda da olsa memnun olanlar gibi, buna itiraz edenleri de vardır ve her daim var olacaktır. Neticede, asgari ücret beğenilsin beğenilmesin tüm işçiler, tesbit edilen meblağdan, hem de öfkeli öfkeli şikâyetçi olurlar…

Ve hepsi de, şikâyetlerinde haklıdırlar…

Bir konuda cümle alem öfkelerinde haklı ise, o rahatsızlığın üzerinde tartışıldığı zemindedir, hastalık…

Evet, zemin, masası ve koltuğuyla, alt yapısı ve üst yapısıyla, tapulu mezar hukukundan bilcümle mülkiyet hukukuna dek her alanı kuşatan düzendedir, bozukluk…

O kadar yaygındır ki bu bozukluk, iflas eden şirketten alacağı olanlar kayıtlarını yaptırıp sıraya girerler. İlk sırada devlet vardır. Bankalar vardır. Eğer kasada para kalmışsa, ancak işte bundan sonra asgari ücretliye sıra gelir….

Bu niye böyle oluyor?...

Anayasaya göre bütün vatandaşlar, mutlak hak eşitliği anlamında hepsi birbirleriyle aynı vezindedirler. Özel şart aranılan alanlarda ise, onlara sahip olanlar olmayanların önüne geçerler. Mesela mebusluk, bakanlık ya da genel müdürlük için istenilen özelliklere sahip değilseniz, oralarda yeriniz yoktur. Hakkınız varsa da, yeriniz yoktur…

Eşitlik iyidir hoştur da, mebusların da kendi aralarında gözetilirse bu eşitlik!…

Seksen adet son model gıcır gıcır yeni, hiç ellenmemiş kız gibi MERCEDES getirmişler ve Meclis’teki yerlerine göre bir takım mebuslara dağıtmışlar. Şansı yaver giden ayrıcalıklı mebus gurubu, iki yıl bunları kullanacaklar…

Sonra?

Sonrası devlet kerim…

Kullanım süresi dolunca seksenlik bir başka paket getirilir ve eşitliğin korunması için bir diğer seksenlik gruba dağıtılarak, eşitliğin mutluluğuna erişilir…

Unutmayalım, ücret, maliyet unsurudur…

Bu niye böyle oluyor? demiştik, yukarıda…

Üstümüze elzem değil…

Ne sorula, ne öğrenile amma, sınıflı demokrasilerde bu işler böyle işte!...

Belediyenin Kasımpaşa’daki Tanzimine uğradım, bakalım görelim istedik, değer miydi iki saatlik beklemeye?..

İlk denemede haklarını teslim edelim, gerçekten de değdi…

Üç gün sonrası 6 Mayıs sabahı bir deneme daha. Arz talebi karşılayamadığı için olacak, domates, fert başına 1 kilo ile sınırlanmış…

Doğrusu da budur. Ya fiyatını arttıracaksın ya da kişi başına satış miktarını sınırlayacaksın…

Bu memleketin gençleri ne kırklı yılların yokluk ve kıtlığında ne de Ecevitli Karaoğlan’ın devr-i iktidarındaki kuyrukları görmedi. Siyasetin cebri baskılarını yaşadıysa da, demokrasinin insanlık ve ahlak üzerindeki tahribatından olacak, her türlü dümenciliği, iyi, güzel ve meşru ve hatta helal görüp kıç üstünde otururdu…

Şimdiyse, bolluk devrinin kadınları, başlarında Anadolu usulü örtüler, ayaklarında terlikler ve sırtlarında da hırkalar, sıra kavgalarında kimse kimsenin Allah’ını tanımıyor…

Sadece Tanzim kuyruklarında mı?...

BİM’e uğradım. Bakalım Tanzim kilo başına bize ne vermiş? Belediyenin dört liralık domatesi, burada dokuz lira doksan beş kuruş!…

Ana fiyatı, okkada “dokuz” gibi tam lira. İyi hoş da, fakat kuyruğuna eklenen DOKSAN DOKUZ KURUŞ ne demek?... Niye on lira değil de beş kuruş eksik?...

Zenginin bu DİL ile yoksulla düpedüz alay etmesini, Allah’ıma ve sülaleme küfredilmiş gibi algılıyorum, Müslümanlığın suyunu çıkaranlar sadece orta sınıfın okumamış tekdüze kadınları değilmiş…

Çıbanın başı abdestli kapitalistlerde. Alt yapı denilen müesses düzen de onlardan yana…

Ücretler, maliyet unsurudur!...

 


YORUMLARA GÖZAT (7)

DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Yorumlarınız incelendikten sonra yorum kurallarına uyması halinde yayına alıncaktır.