Ayhan Demir

Ayhan Demir

İstanbul için birlik vakti

-

Eskiden sosyalistler, komünistler ve türevleri için şu söylenirdi: Üç kişi bir araya gelince, örgüt kuruyorlar. Aynı hal şimdi “mütedeyyin” camianın başına geldi, geliyor. En fazla bölünmeyi, İslam Birliği’ni savunanlar yaşıyor.

Birbirimize olan tahammülümüz azaldıkça, adres sayısı artıyor. Üç kişi bir araya gelince parti, dernek, vakıf vs. kuruyor. Olmadı gazete, dergi, televizyon veya ajans.

Hesap yapmaktan iş yapmaya vakit bulamayanların sayısı hiç de az değil. Hayatlar ve hesaplar kısa vadeli olunca, birliktelikler uzun soluklu olamıyor.

İyi ayırt etmek gerekiyor: Çok seslilik ile çok başlılık, aynı şey değildir, olamaz. Çok sesliliğe karşı değiliz ama çok başlılığa karşıyız. Kendi başına hareket etmeye, kim karşı olmaz?

Meselenin ilginç olan tarafı, her yeni yapı, yola çıkarken aynı mesajı veriyor: “Vakit, birlik olma vaktidir.” 

Bir bütünden kopanların birlik ve beraberlik mesajları vermeleri, nasıl izah edilebilir? 

Soruyu ben sordum, cevabı da ben vereyim: Üzülerek söylüyorum ki, başka bir adrese taşınanların veya bu fikre saplananların, gerekçeleri genellikle aynıdır: Fitne ve kibir.

Söz kibirden açılınca, konunun vahametini göstermeye yeten, Abdülaziz Bekkine Hazretleri’’nin şu sözü aklıma geliyor: “Bana kâfiri getirin, kibirliyi getirmeyin.”

Bu sözü ağır bulduysanız, Peygamber Efendimize de kulak verelim: “Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan kimse cennete giremez.”

Her iki sözü alt alta topladığımda, anladığım şey şudur: Kibir kurdu kalbe girdiğinde, insan olmanın alametleri kaybolmaya başlar. Hal böyleyken bunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Kalbin en büyük düşmanı stres, tansiyon veya kolesterol değil, kibirdir. Tıp aksini söyleyebilir, biz de bunu.

İnsanın kendisinden emin olması, emin kişi olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde kibir abidesi haline gelmiş bir kimsenin “kibirli değilim” demesi, onun, mütevazı olduğunu kanıtlamaz. 

Bize (insana) yakışan kibirli değil, kibar olmaktır. Hırs, gurur ve iddia dikenlerini törpülemeli, izzet, onur, itibar ve şeref tohumlarına su vermeliyiz.

Buradan şuraya geçelim: Fitne, insana dair her türlü güzellik ve inceliği ortadan kaldıran, bir başka hastalıktır. Fitne, samimiyeti kundaklar, bilgeliği yoldan çıkarır. 

Fitne, herkesi ve her şeyi şüpheli hale getirir. Onun girdiği yerden hayırlı haber çıkmaz.

Her türlü kötülük gibi fitnenin başı vardır ama sonu yoktur. Ve yine her türlü kötülük gibi fitne de yayılmacıdır, hızla yayılır. Tıpkı çığ gibi, sel gibi, karşısına çıkan kim varsa alır götürür veya tahrip eder.

Ne yazık ki fitnenin hiç zorlanmadığı, çok kolay olduğu günlerden geçiyoruz. 

Türk milleti, sadece düşmanlarıyla değil, her türlü fitneyle sınanarak bugünlere gelmiştir. Ancak, bugüne kadar karşılaştığımız, hiçbir fitne bu kadar tehlikeli olmamıştı.

Mevcut tablo, fitnenin oldukça keskin hale geldiğini, her geçen gün ayrılığın derinleştiğini gösteriyor. Bugün karşı karşıya kaldığımız fitne, sadece insanları birbirine düşürmüyor, milli birlik ve beraberliğimizi de tehdit ediyor.

“Fitne çıktığı zaman, koşan yürüsün, yürüyen dursun, duran otursun” deniliyor. Bu tavsiyeden anladığım şey şudur: Fitne zamanlarında, sadece sorumlulara değil, en sorumsuz kimselere bile sorumluluk düşüyor.

Fitne ve kibrin ne gibi tahribatlara yol açabileceğinin daha iyi anlaşılması için bir örnek verelim.

Afganistan’ı hatırlayın. Mücahitler, dünyanın en güçlü ordularından bir tanesi olan, Sovyetler Birliği’ne diz çöktürdüler ama fitneye ve kibirlerine yenildiler. Bu iki ölümcül hastalık yüzünden, hem kendilerini, hem ülkelerini mahvettiler.

Bu örnek yeterli gelmediyse Irak ve Filistin’de olan ve bitmeyenleri de hatırlayalım. Bu topraklardaki kötülüğün ana beslenme kaynağının, fitne ve kibir olduğunu unutmayalım.

Atalarımız, “birlikte dirlik vardır” demişler. Bu söz de onlara ait: “Nasihat tutmayanı, dert tutar.”

Nasihat şudur: “Ayrılıktan kaçınmak ve birlikte olmaya ısrarla devam etmek”, bizim için en uygun yoldur. Her anlamda, her alanda kuvvetli olmak için birlik ve beraberlik sergilemek gerekiyor. Hareket çekerek değil, harekete destek vererek mesafe alabiliriz.

Kalbî beraberlik ve çıkarsız birliktelik, rahmet ve bereket kapısını açar. Bu olmayınca, birliktelikler ancak bir yere kadar devam eder, ediyor. Sonrası hüsran.

Tercihimiz nedir: Birliğin rahmeti ve bereketi mi, ayrılığın zahmeti mi? Hangi görüşten olursa olalım, cevaplamamız gereken temel soru budur.

Birlik ve beraberlik için elbette karşılıklı adım atmak şarttır. O halde: Yeniden ve ayrılmamak üzere, kardeşlik dairesine doğru yürüyelim.

“Bunların İstanbul ile ne alakası var” diyorsanız, şunu söyleyelim: Yeryüzünde her şeyin önce Mekke, Medine ve Kudüs, ardından İstanbul ile alakası vardır.

 


YORUMLARA GÖZAT (15)

DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Yorumlarınız incelendikten sonra yorum kurallarına uyması halinde yayına alıncaktır.