C. Yakup Şimşek

C. Yakup Şimşek

Papağan Ezberi Öz Türkçecilik

-

Türk Diline Kumpas (TDK) hareketine tezâhürat tutan tutana...

Çoğu da “papağan ezberleri”yle...

Bu tribünlerde -maalesef- ilim, fikir, kültür, sanat ve edebiyat dünyâsının anlı şanlı nice sîmâları da yer tutmuşlar.

Prof. Dr. Sâmi Selçuk da onlardan biri...

İlmine irfânına ve şahsına hürmetimiz var.

Türkiye’nin meşhur ve büyük hukukçularından...

Bu zât, aynı zamanda, kendi çapında bir “Öz Türkçe(!)” tarafdârı...

Tercih kendisinin...

Önce Dil” ismiyle yazdığı kitapta “Dil Darbesi”ne medhiyeler düzüyor.

Fikirlerini ifâde etme hakkına ve hürriyetine de elbette saygımız var.

***  

Bu ak saçlı muhterem “Önce Dil” kitabında ileri sürdüğü fikirleri şimdi bir internet sitesinde yazıyor.

Ne yazık ki onun “fikir” diye tekrarladığı sözler “papağan ezberleri”nden öteye geçmiyor pek.

Meselâ, diyor ki:

“Türkçeyi varsıllaştırmak herkesi görevidir. Bir Türk çocuğuna istikra, talil derseniz, hemen sözlüğe bakmak gereğini duyar. Ancak tümevarım, tümdengelim derseniz, Türk insanının kafasında hemen şimşekler çakar. O anda ezber bitmiş, düşünme başlamıştı, insanımız.”

(Bu cümleleri aynen aldım. Gördüğünüz ifâde hatâları Selçuk’undur.)

Bu mantık, ilk bakışta parlak...

Fakat aslında çaylak...

***

Bu mantık niye çaylak, onu îzâh edeyim:

Türkçenin zenginleşmesi (TDK lehçesiyle: varsıllaşması) Selçuk’un dediği yollarla olmaz.    

Türkçeye mâl olmuş sözleri atıp yerlerine “Öz Türkçe(!)” kelimeler îmâl ve ikaame ederek zenginlik kazandırılır mı?

Evet...” diyorsa kendisi “Önce Dil” kitabının “Önsöz”ünde kullandığı şu “yabancı(!)” kelimeler yerine “Öz Türkçe(!)” sözler kullansın ve “Türkçenin zenginleşmesi(!)” yolunda hizmet etsin:
“her, kültür, târih, insan, anahtar, hiç, kafa, zaman, izin, zengin, sınır, nokta, sade, acabâ, henüz, hattâ, sokak, cadde, unvan, hukuk, sakat, dükkân, sanat, şiir...”

(Şimdi gel de sorma: Bu ne perhiz ne lâhana turşusu!)

***

Ha, “Yâhu, bunların Öz Türkçeleri var mı ki?” demiyordur, inşallah!

Yoksa “Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu”nu hiç karıştırmadı mı?

(Öyleyse sapla samanı karıştırır.)

Acabâ TDK kitaplarını taramadı mı?  

Öz Türkçe(!)” sözleri aramadı mı?

(Öyleyse boşuna arayıp tarar.)

Eğer bunları yapmadan “Dil Darbesi” sevdâsına ve “Öz Türkçe” dalgasına kapıldıysa bu yaştan (82) sonra kurtulması zor...

***

Neyse, onu da hoş görmek ve kendisine kısmen hak vermek lâzım.

Çünkü -ne idüğü belirsiz olan- şu “Öz Türkçe(!)” ile konuşan ve yazan bir âdemoğlu var mı ki bu âlemde?

Öz Türkçe(!)” îmâlât ve ikaameciliğinde “Tek Kişilik Dev Kadro” unvânını hak eden ve nerdeyse TDK kadar gayret göstermiş olan Nurullah Ataç’ın dahi ulaşamadığı bu mertebeye Sâmi Selçuk nasıl çıksın?

Hakkını yemeyelim: Sâmi Selçuk’un konuşma dili ve Türkçe telâffuzu, bir başka hukukçu ve “Öz Türkçeci” olan Yektâ Güngör Özden’inkine fark atar.

Fakat “Dil Darbesi” sevdâsında ve “Öz Türkçe” dalgasında hangisinin daha derinlerde olduğunu bilmem...

***

Bu arada bir bilmece sorayım da hem dinlenin hem eğlenin:

Türkiye’de 80 yıldır türküsünden şaşılmayan, fakat ne idüğü tam olarak anlaşılmayan, Kafdağı’nın arkasında dahi konuşulmayan, bugüne kadar kendisine ulaşılmayan; yine de bir şekilde gören ve duyanların insâniyet ve lisâniyat aşkına haber vermesi hâlâ beklenen masal güzelinin ismi nedir?

***

Geçmişte kullanılan ve karşıladıkları mefhumların ilk adları olan “istikrâ, tâlil” gibi kelimeler -devlet karârıyla- bütün resmî metinlerden, ders kitaplarından falan kaldırılmasaydı onları herkes bilecekti.

Nitekim “istikrâ, tâlil” kelimeleri gibi Arapça asıllı ve onlarla aynı vezinde olan “istikrar, tâtil” kelimelerini anlamak için lügate bakan var mı?

Ayrıca, “Lügate bakılmadan anlaşılmıyor.” diye haydi şu “istikrâ, tâlil” kelimelerini “yabancı” sayalım.

E, bu mantıkla gidersek “lügate bakılmadan anlaşılan” bütün kelimeleri “yerli” saymamız îcâb eder.  

O hâlde bâzı kelimeler hakkında “Lügate bakmadan anlamıyorum.” diyen kişinin bu sözü, o kelimelerin “kusurlu” veyâ “yabancı” olduğunu değil, kişinin kendi cehâletini gösterir.

Dil mantığında gösterdiği bu çaylaklık, 82’lik Sâmi Selçuk’a hiç yakışmıyor.

Ya çaylak olmadığı hâlde öyle davranıyor yâhut gerçekten çaylak...

İki ihtimal de birbirinden berbat...

***

Türkiye’nin en değerli hukukçularından ve şüphesiz en muhterem insanlarından biri olan Sâmi Selçuk Beyefendi’ye -haddim değil fakat- bir tavsiyede bulunacağım.

Ord. Prof. Ali Fuat Başgil’in “Türkçe Meselesi” adındaki kitabını satır satır okusun ve üstünde bol bol düşünsün.

Ülkemizin yetiştirdiği en büyük hukukçulardan, mümtaz ilim ve fikir adamlarından olan Başgil, Türkçeyi ideolojik ve politik kararlardan korumak için çok uğraşmıştır.

1940’lı yıllarda İsmet İnönü başta olmak üzere birçok resmî zevâtın dile müdâhale etmelerine karşı çıkmıştır.

Hem de büyük bir cesâretle...

***

Türkçe Meselesi” adını taşıyan bu müthiş kitaptan seçtiğim şu sözler Sâmi Selçuk Beyefendi’ye armağan olsun:

Türkçemizi, içinden çıkılmaz bir anarşiye düşürmekle netîcelenen lüzumsuz zorlamaların sebebi ve mânâsı bir türlü anlaşılmamıştır. Meseleyi konuşmak üzere kongre ve komisyon toplanmamış değil, fakat bu toplantılarda mevzû ve esas dâimâ karanlık bir esrar perdesiyle örtülü kalmış; ne yapmak, niçin yapmak istenildiği mutaassıb bir titizlikle dâimâ gizlenmiştir...”

***

“Niçin kaanun kuvvetiyle, ana baba dilimizi terk etmeye zorlanıyoruz? Bunun sebebi, lüzûmu ve faydası nedir, ne olabilir?”

***

“Eğer karaya kara, beyaza beyaz demekle bir suç işlemiş olmazsak, aşikâr ki ‘aritmetik’ değil ‘hesab’ kelimesi Türkçedir; ‘yargıç’ değil, ‘hâkim’ kelimesi halkçadır...”

***

“Rûhiyatçı ruh, târihçi târih îcâd eder mi? Hayret ediyorum ki, yirminci asrın ortasında bizler, daha Aristo zamânında halledilmiş basit bilgi meselelerini cevaplandırmak zorunda kalıyoruz. Hayır, dostlarım! Hesapçı adet, hendeseci şekil îcâd etmediği gibi, dilci de dil îcâd etmez. Sâdece, konuşulan ve muayyen bir millet insanlarının birbiriyle anlaşmasına vâsıta olan dilin kelime tasarruflarına, fonetik esaslarına ve cümle teşkîline dâir, esâsen dilin kendi bünyesinde mevcûd olan kaanunları meydana çıkarır; bunları formülleştirir ve birer kaaide hâlinde tesbît eder. Dile kelime sokmak, dilden kelime söküp çıkarmak dilcinin ve dilcilerden mürekkeb bir heyetin, hattâ daha ileriye gideceğim, bir dil akademisinin işi değildir...”

***

“Zîrâ bir memleketin dili, o memleket târihinin ve psiko-sosyolojik varlığının mahsûlü ve asırlar içinde nesillerin birbirine devredip emânet ettiği bir ocak mîrâsı ve bir ecdad mülküdür. Bunda kimsenin, hükûmet adamı sıfat ve otoritesiyle, tasarrufa hakkı yoktur...”

***

Düşünceler tribün tezâhüratları arasında kaynayıp gitmese!

Şu “papağan ezberleri”ne kimse rağbet etmese!

Ah, fikirleri sloganlar körletmese!  


YORUMLARA GÖZAT (16)

DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Yorumlarınız incelendikten sonra yorum kurallarına uyması halinde yayına alıncaktır.