Hüseyin Öztürk

Hüseyin Öztürk

Deprem ve Mal Mülk Sahipliği

-

17 Ağustos 1999 tarihinde yaşananlar artık yazılı, sözlü ve görüntülü arşivlerde kaldı.

“Geçmişten ders alınmalı yahut çıkarmalı” sözünün ne kadar itibarı vardır bilemeyiz ama görünen o ki, çoğumuzun üzerinde pek de ders alınmış gibi durmuyor.

Mesela deprem olduğunda “sıfır ila yedi yaş” arasında olan ve bugün “20 ila 27 yaş” aralığında bulunan nesillere bu ve diğer depremlerle ilgili hiçbir şey anlatamazsınız.

Çünkü o büyük felaket günlerini yaşamadılar. Yanlış anlaşılmasın bu yaş aralığındaki insanları suçluyor falan değilim. Suçlanacak onlar değil, ebeveynleridir.

¥

İbn-i Haldun’a sormuşlar, “Çocuklarımızı nasıl yetiştirelim diye?” Şöyle demiş:

-“Çocuklarınızı yetiştirmeye-terbiye etmeye çalışmayın. Zira zaten size benzeyeceklerdir. Kendinizi terbiye edin, yetiştirin kâfidir”.

17 Ağustos 1999 yılından bugüne baktığımızda maddi-manevi olarak depremden hiç ders alınmadığı pek aşikâr.

Gökleri delen binalardan, yerleri delen insan ve doğa israfına kadar her nimeti tınaz gibi savurduğumuzu, tahrip ettiğimizi göremiyoruz.

Kime söylüyorum bunları inanın ben de bilmiyorum. Bundan 20 yıl önce deprem bölgelerinde yaptığım gözlemlerimi bugüne getirip önüme koyunca söze bunlar geldi.

Malum 1999 depremlerinde büyük bir felaket yaşamıştık fakat asıl afet, 28 Şubat zihniyetinin depremde bile devlet ve millet üzerindeki baskısıydı.

Bir de üstüne üstlük üç haneli köyü dahi idare edemeyecek acayip ve garaip bir hükümet vardı.

Vesayetçilerin depremi bir yana, hükümetin vesayete boyun eğmesi bir yana, bir de malum deprem birleşince olanlar olmuş ve devlet iflas etmişti.

Yurtdışından ve içinden gelen yardımların hesabı sorulamıyor ve nerelerde harcandığı bilinmiyordu. Her şey savruluyordu.

Hayırsever vakıfların, derneklerin, şahısların yardımları, vesayetçiler tarafından yerine ulaştırılmıyor engelleniyordu. Esas ders olması açısından bu acının anlatılması şarttır.

Deprem bölgeleri adeta Bulgaristan’daki “Belene Kampı” gibiydi. İflas ilanının en büyük şahidi de yine hükümetti.

Sağlığının tümüyle bozulduğu görüle görüle zorla iş başında tutulan şahıs, depremden bir müddet sonra yurtdışından gelen paralarla memurların maaşlarının ödendiğini açıklamıştı.

¥

Bugün geldiğimiz noktada bırakın dışarıdan yardım almayı, hamdolsun bütün mazlum milletlere biz yardım eder olduk lakin yine de şikâyetler bitmiyor.

Şükür ile şikâyet arasında denge kuramayan, şükrü es geçip sürekli şikâyet halinde bulunan kişiler yahut toplumlar, bizzat musibetlerin davetçisidirler.

Musibet gelince de insanın zoruna giden esas deprem, muhannete muhtaç hale gelmektir. “Muhannete muhtaç olmaktansa toprağa gark olmak yeğdir” der erenler.

Maalesef günümüz insanının üzerinde depremden daha büyük bir musibet vardır.

-Müslümanlığı önceleyenler için söylüyorum- Mal ve mülk esareti altında ezildiğimizi fark edemeyip, insan ve inanç israf halinde olmamızdır.

İnanmayanlar kendilerini ön yargısızca bir gözden geçirebilirler.

 


YORUMLARA GÖZAT (0)

DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Yorumlarınız incelendikten sonra yorum kurallarına uyması halinde yayına alıncaktır.