Süleyman Önsay

Süleyman Önsay

Şükür nimetleri artırır!

-

Yüce Rabbimiz şöyle buyurdu: “Yemin olsun ki şayet şükrederseniz kesinlikle (nimetlerimi) artırırım. Yine yemin olsun ki eğer nankörlük yaparsanız, benim azabım cidden çetindir.”(1) 

Âyet-i celîlede şükredilmeyen nimetler için çetin bir azap vardır, buyruluyor. Peki nimetler nelerdir veya neler nimettir? Bizlere Rabbimizce sunulup da nimet olmayan ne vardır ki? Hatta kuruyup kaskatı kesilmiş bir ekmek parçası bile olsa. 

“Bunun için hiçbir kullanılma değeri kalmasa da, yerde bir kuru ekmek parçası bile görse, bir müslümanın onu kaldırıp ayak altından kurtarması geleneği, yalnız bizim medeniyetimizde görülen bir saygı örneğidir ve bu gelenek ne güzel bir gelenek ve ne güzel bir örnektir! Hele o ekmek parçasının bütün nimetlerin sembolü olduğu düşünülürse…

Müslüman, nimetlerde gök sofrasından (maideden) bir iz bulur. İşte belki de bundan, Cennet nimetleri, yine de, Kur’an’da dünya nimetleriyle canlandırılmaktadır.

Nimetleri, bir de zihin ve ruh nimetleriyle birlikte düşünen insan, nasıl sürekli bir mucize karşısında olduğumuzu fark eder. Güzün dallardan mercan gibi sallanan narlar örneği dudaklarımızdan dökülen ve çağları aşan bir çift söz de bir nimettir. Allah’ı zikredenin gönlünde doğan nur da bir nimet… Güneş, uzayan deniz, bir çam ormanı, göz ve vücut için nasıl bir nimetse, düş, yerinde ve gereğinde hayal, düşünce, ses, ahenk duygusu, sevgi ve sempati, coşuş, kuvvet ve kudret… bütün bunlar da nimetlerdir.” (2)

Evet Allah’ın insanoğluna bahşetmiş olduğu lütufları tek tek sayıya dökmek elbette mümkün değil. Öyle buyurdu Yüce Mevlamız:

“Allah’ın nimetini saymaya kalksanız, onu sayamazsınız. Hakikaten Allah çok bağışlayan, pek esirgeyendir.” (3)

Şükür;  dünya ve ahirette huzur ve saadet içinde yaşayabilmesi için Yüce Yaratıcı tarafından insanoğluna sunulan yol ve rotada katedilmesi gereken beş rütbe ve mevkiin en doruğu olan bir meziyettir. Şükür; ilki İman, ikincisi İslâm, üçüncüsü İhsan, dördüncüsü Takva olan bu kulluk sürecinin beşinci yani son zirvesidir. Dünyayı cennet kılmak, ahirette de sonsuza değin cennette yaşamak ancak bu beş vasfın -İman, İslâm, İhsan, Takva ve Şükür makamlarının- sahiplerinin işi ve kârıdır. İman etmeksizin İslâmca yaşamak söz konusu olmadığı gibi, İslâm’ın çerçevelediği hayatı uygulamadan da İhsan’dan yani Allah’ı görürcesine O’na ibadet etmekten dem vurulamaz. İhsan sahibi olmadan da Takva’ya yani Allah’ın emirlerini ihmal ve yasaklarını işlemekten sakınma çizgisine ulaşmak kesinlikle gerçekleştirilemez. Takvasız yani Yaratıcı’nın emirlerini yerine getirip haramlarını terk etmeksizin Şükür’den söz etmek ise asla mümkün değildir. Bu gerçeği Cüneyd Bağdadî ne kadar güzel özetlemiştir: “Şükür odur ki Cenab-ı Hakk’ın kişiye ihsan buyurmuş olduğu nimetle kendisine asi olmaması ve o ilâhî ni’meti kişinin kendisine günah sermayesi yapmamasıdır. İşte şükür budur!” O halde muhasebe ve muhakememizi buna göre yapalım. Bizlere sunulan ömür sermayesi başta olmak üzere her biri paha biçilmez değerdeki göz, kulak gibi uzuvlara sahip vücutlarımızı, sıhhatimizi, mal ve mülkümüzü, çoluk ve çocuğumuzu, bilgi ve becerilerimizi, ilim ve mansıplarımızı, yetki ve nüfuzlarımızı ve sayılamayacak sayı ve değerdeki Rabbanî imkanları bizler acaba nasıl bir yaşantıya sermaye yapıyoruz? Bunları hangi ölçü ve değerlere göre tasarruf ediyoruz? Bu nimetlerle, Hâlık’ın rızasına uygun bir hayatı mı, yoksa Allah’a isyan pahasına da olsa halkın beğeni ve kabulüne uygun bir yaşantıyı mı sergiliyoruz? Kısaca şükür olan bir hayatın mı, tersine nankörce geçen bir ömrün mü sahibiyiz? Şunu unutmayalım ki nimetlerin şükrü, ancak onları verenin rızası çerçevesinde kullanmakla eda edilir. Sadece dil ucuyla “el-Hamdü lillah” deyip, sonra da keyfimize, dünyevî çıkarlarımıza, şehvet ve arzularımıza göre davranmak şükür değil, ancak Allah’a isyan ve nankörlük olur. Devrin Sultanı ile sade bir mü’min arasındaki şu diyalog bu konuda hepimizin kulağına küpe olacak değer ve kapsam içerir: Şükretmekte olduğum için verdiğin selamı almadım, diyen Sultana bu kişi sorar: -Ne şekilde şükrediyorsun? Sultan -el-Hamdü lillahi Rabbil alemin diyerek, cevabına verince bu kişi sultana şöyle seslenir:

-Ey Sultan, sen hamd etmenin yolunu bilmiyorsun, şükretme görevini yerine getirmiyorsun. Şükür, gül ağacı üzerine konan bülbülün bir nefes ezgi yapması gibi “el-hamdü lillah” kelimesini terennümle yetinmek değildir. Şükür, sahip olduğun nimete uygun olarak yapacağın iştir. Saltanatın şükrü bütün insanlara adalet ve iyilik yapmandır. Ülkenin genişliğinin şükrü insanların kazanımlarına göz dikmemendir. Yetki sahibi olmanın şükrü, halka hizmet etmendir. Baht ve ikbal yüceliğinin şükrü, fakir ve düşkünlere merhamet etmendir. Kudret ve kuvvetin şükrü, yerine göre bağışlamayı bilmendir.

Sözlerimizi Peygamber Efendimizin şu ikazıyla noktalayalım:

“Dünyalığı sizden daha az olanlara bakınız. Sizden üstün olanlara bakmayınız. Elinizde olan nimeti hor görmemenize en uygun olanı budur.

Sizden biriniz mal ve yaratılış bakımından kendisinden üstün kimseyi gördüğünde, bir de kendisinden daha geride olanlara baksın.”

---------------------------------------------

1-İbrahim, 7.

2-Sezai Karakoç, Kıyamet Aşısı, Diriliş Yayınları,s.28.

3-Nahl,18

 


YORUMLARA GÖZAT (7)

DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Yorumlarınız incelendikten sonra yorum kurallarına uyması halinde yayına alıncaktır.