Vehbi Kara

Vehbi Kara

Bediüzzaman'ın İman Hakikatleri İçin Mücadelesi

-

Bedîüzzaman Said Nursî,  hem büyük bir İslam alimi hem de savaş gazisidir. Milli mücadeledeki katkılarından dolayı Birinci Millet Meclisinde törenle karşılanmıştı. İngilizlere karşı gösterdiği cesur direnişten dolayı dost ve düşman herkesin takdirini kazanmıştı. Birinci Dünya Savaşında Rus cephesinde göstermiş olduğu kahramanlıktan ve Milli mücadeledeki İngiliz planlarını bozduğu için dillere destan olan kahramanlığını herkes takdirle yad ediyordu.

Bu kahraman gazi ve değerli İslam alimi, Osmanlı Devleti tarafından madalya ile mükafatlandırılmış hatta ordu adına Darül Hikmetül İslamiye azalığına seçilmiştir. Burada görev yaparken İngiliz İşgal kuvvetlerinde görev yapan Anglikan kilisesi başpapazına verdiği kısa ve özlü cevaplar izzet ve onurlu duruş için Müslümanlara örnek olmuştur.

Halkımızın işgalci güçlere karşı bilinçlenmesinde ve milli mücadelenin kuvvet bulmasında emsalsiz katkıları vardır. Bu nedenle mecliste kendisine çok sevilmektedir. Bu arada Meclis’te mebusların namaz kılma konusundaki lakayt hallerinden rahatsızlık duymuştu. 10 maddelik bir beyanname neşrederek meclis kürsüsünden okunmasına ve namaz kılanların artmasına sebep olur.

Bu durum Meclis başkanı tarafından tepki ile karşılanır. Meclis’te “Biz sizin ilminizden istifade etmek istedik fakat siz namaza dair şeyler neşrederek aramızda ihtilaf çıkardınız” şeklinde ikaz edilmesine yol açar. Bu söze karşı sert tepki gösteren Bediüzzaman: “Kâinatta en yüksek hakikat imandır, imandan sonra namazdır.” Diyerek neşrettiği beyannameyi izah eder. Bu korkusuz tavır üzerine Meclis Başkanı özür dilemek zorunda kalır.

Bu olaydan ders alarak bizde önce iman ve sonraki yazılarımızda da namaz ile ilgili bazı önemli hususları dile getirmeye çalışacağız.

Günümüzde din ve İslâmiyet düşmanları, evvela imanın esaslarını zayıflatmak ve yıkmak planını, programlarının birinci maddesine koymuştur. Balkan ve dünya savaşlarda yaşanan bozgunları fırsat bilerek Osmanlı’yı parçalamış ve dinsizliğin kuvvet bulmasına çalışmışlardı çünkü çok uğraştıkları halde Müslümanlar asla Hıristiyan olmuyordu.

Türkiye Cumhuriyetinde de aynı planları tatbike koydular. Özellikle 1925-1950 yılları arasında İslam dinine ait ne varsa ortadan kaldırmaya çalıştılar.

Neler yapılmamıştı ki; Türk alfabesi yerine Latin alfabesi kullanılmaya başlanmış tekke ve medreseler kapatılarak İslami eğitim veren okullar yok edilmişti.

İslam dünyasını bir arada tutan ve çok önemli bir rol ifa eden “halifelik” bu yıllarda ortadan kaldırılmış Müslümanlar başsız kalmıştı. Ayasofya’nın kapatılmış puthaneye çebvrilmişti. Daha nice devrim ve inkılaplar ile bu kahraman millet dinsizleştirilmeye çalışılmış imanını ortadan kaldırmak üzere suikastlar tertip edilmişti.

Halbuki imanın esaslarından birisinde hasıl olacak bir şüphe veya inkâr, dinin teferruatında yapılan lâkaytlıktan pek çok defa daha felaketli ve zararlıdır. Bunun içindir ki en mühim iş, taklidî imanı tahkiki imana çevirerek imanı kuvvetlendirmektir. Milletimizin imanını güçlendirmek ve kurtarmaktır.

Her şeyden ziyade imanın esaslarıyla meşgul olmak gerekli bir ihtiyaçtır. Hatta mecburiyet haline gelmiştir. Bu durum, Türkiye’de olduğu gibi umum İslâm dünyasında da böyle idi.

Temelleri yıpratılmış bir binanın odalarını tamir ve süslendirilmesine çalışmak, o binanın yıkılmaması için ne derece bir fayda temin edebilir? Köklerinin çürütülmesine çabalanan bir ağacın kurumaması için, dal ve yapraklarını ilaçlayarak tedbir almaya çalışmak, o ağacın hayatına bir fayda verebilir mi?

İşte, insan, saray gibi bir binadır; temelleri ise imanın altı esasıdır. İnsan, bir ağaç gibidir. Kökünde iman esasları bulunmaktadır. İmanın şartlarından en önemlisi ise Allah’ın varlığına ve birliğine inanmaktır. Bir insanın en başta elde etmeye çalıştığı ilim, iman ilmidir. İlimlerin esası, ilimlerin şahı ve padişahı, imandır.

İman, sadece söz ile yapılan tasdikten ibaret değildir. İmanın çok mertebeleri vardır. Anne ve babamızdan gördüğümüzü yeterli kabul ederek güçlü bir imanı elde edemeyiz. Bu zamandaki inançsızlık, dalalet, sapkınlık fırtınaları karşısında taklidi iman çabuk söner.

Araştırıp güçlendirilmiş bir iman ise sarsılmaz, sönmez bir kuvvettir. Tahkiki imanı elde eden bir kimsenin, iman ve İslâmiyet’i dehşetli dinsizlik kasırgalarına da maruz kalsa o kasırgalar bu iman kuvveti karşısında tesirsiz kalmaya mahkûmdur. Tahkiki imanı kazanan bir kimseyi, en dinsiz feylesoflar dahi bir vesvese veya şüpheye düşürtemez.

İşte bu yüzden tahkiki imanı ders vererek imanı kuvvetlendirip insanı ebedî saadet ve selâmete götürecek Kur’an ve iman hakikatlerini eserleri okumak zorundayız. Bu eserler içinde Bediüzzaman’ın yazıp neşrettiği Risale-i nur külliyatı en güzellerinden bir tanesidir.

Bu eserleri sebat ve devam ve dikkatle okumayı alışkanlık edinenler Allah’ın izni ile Şeytan’ın ve nefsin vesveselerine karşı güçlü bir imana sahip olur. Bunun için Kur’an-ı Hakîm’in imani ayetlerini bu asra bakan yönleri ile izah eden yüksek bu Kur’an tefsirini hiç olmaz ise incelemek ve aleyhinde konuşmamak gerekiyor, vesselam…


YORUMLARA GÖZAT (17)

DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Yorumlarınız incelendikten sonra yorum kurallarına uyması halinde yayına alıncaktır.