Yaşar Değirmenci

Yaşar Değirmenci

Ahmet Haluk DURSUN Hocamızın vefatı münasebetiyle…

-

Erzincan’da köyümdeydim. Çok kıymetli doktorum, gönül dostum, Prof. Recep GÜLOĞLU, gayet nazik ve kibarca kolay söylenmeyecek Değerli Hocam Prof. Dr. Ahmet Halûk DURSUN Beyefendinin üzüntülü vefat haberini verince; Haluk Dursun hocamla geçirdiğimiz günler buğulu gözlerim, yorgun ve mükedder haleti ruhiyemle bugün yaşıyor gibi hatıralarım canlandı. 

Verdiği konferanslar, seminerler, üniversitelilerle özel ‘tarih kültürü’ sohbetleri, yaşadığı ve yaşattığı Osmanlı tarihi, medeniyeti, insanlığa sunduğu şefkat, merhamet, rahmet eserlerinin bugüne verdiği mesajları, Edirne’den Kars’a sığmayan coğrafyayı ‘gönül coğrafyası’ olarak takdimi, verdiği ‘din/dil/tarih şuuru, vs. Mütevazılığı içindeki vakarı, şahsiyeti, ‘üsveyi hasene’ haliyle Peygamber Efendimizin izini sürmesi, karanlık içindeki aydın geçinenlere ‘münevver ışığı’ son dönem makam ve mevkideki yaşayışıyla ortaya koyduğu ‘rehber adam’lığı…

Mahzun evladı fatihanı, Balkanlar’daki Türk izlerini, boğulan/boğdurulan Endülüs’ü, Abdülhamid Han’ın Medine’de kızağa çekilen treniyle ‘tarih yolculuğu yaptırması, trenle ‘ümmet bilinciyle ümmet yolculuğu’ yapması/yaptırması Mohaç’ından Tuna’nın akışını seyretmesi, onu bekleyen ecdat yadigârı topraklardaki nöbet tutanlarla buluşması/buluşturması, ‘Türk tarihinde Osmanlı Asırları’ndan bu milleti haberdar etmesi, sırtında taşıdığı fotoğraf makinası ile o dar imkanlarla belgesel çekmesi; bütün kültür adamları ve siyasilere verilecek en güzel ders ve ibrettir. Hangi birine temas edeyim. Rabbim rahmet ve mağfiret buyursun. Hepimizi Peygamber Efendimizin dizi dibinde buluştursun. Oradaki makamını yüceltsin.

Kültür Bakanlığı’nda sessiz sedasız yaptığı hizmetleri görünce onun çok işlediği ‘Devlet/mekan/insan’ başlığı ile verdiği konferanslar hatırıma geldi. 

1998’de ‘Devlet-Mekan ve İnsan’ başlıklı bir konferansının takdim konuşmasını yapmıştım. O konuşma notlarımı siz değerli okuyucularımla paylaşmak istiyorum. 

Devlet-Mekan ve İnsan

Millet olarak; gökyüzü çadırımız, güneş bayrağımız diyorduk. Yüzyıllarca haçlılarla boğuşmuştuk. Dinimize göre kurulan devletimiz, aynı zamanda dinimizin de koruyucusuydu. Devleti basit bir düzen gibi değil, Nizam-ı Âlem ideali gibi görüyorduk. Kılıcımızı Hak’kın ateşinde çelikliyor, Hakkın emrinde sallıyorduk.  Davamız artık kuru bir cihangirlik davası değil; Îlâyı Kelimetullah Davası’ydı. Dinimiz kıyamete kadar baki kalacağından, Devletimize de Devlet-i ebed-müddet diyorduk. DevletBaşkanlarımız valilere gönderdiği tebliğlerde, “Teb’amıza iyi muamele ediniz. Onlar, ya din kardeşiniz yahut  yaradılışta eşinizdir” diyorlardı. Tahtlarının arkasına da, bütün mazlumların koruyucusu hâmisi, dostu manasına “Veliyyü külli mazlûmin” ibaresini bulunduruyorlardı.

Mekana gelince; Osmanlı’da dünyadan ahırete bakan bir mekan anlayışı vardı. İmanı-ameli ihlası maddeye yansımış, o muhteşem mekanların içinde mağrur değil; mütevazı idi. Mekânı ahirete açılan bir pencere gibi görüyor, eserden müessire gitmenin yolu öğretiliyordu adeta...

İnsana ferahlık, aydınlık, sükûnet, huzur, saadet veren, yaşadığını hatırlatan bir mekan anlayışıydı bu. Kışın üşütmeyen, yazın terletmeyen, yormayan, hırpalamayan, dinlendiren apaydınlık bir yapıydı. İnsanını sefertası gibi apartmanlarda oturtmuyor, cam kavanoz gibi nefes almakta zorlanan, toprakla alakasını kesmiş mekanlarda yaşatmıyordu.

O mekan anlayışına bugün ne kadar muhtacız. Paranın, menfaatin, riyanın, dünyevileşmenin kıskacında boğuşan, teknolojinin getirdiği konfor ve rehavet gafletindeki insanımıza ‘Nasıl ışık tutar, nasıl huzur nefesi’ aldırırız?” suali bugünkü mekan anlayışımıza da ışık tutmaz mı? Hırs ve ihtiraslarının esiri olmuş insanımıza “insanlık soluğu” üflenmez mi? Bizlere bahşedilen nimetler, kanaatle-sabırla-şükürle bir ölçü ve dengeye kavuşturulmaz mı? Su alan “insanlık gemisi”ni salimen “huzur limanı”na ulaştırmış olmaz mıyız? Dünkü insanımız; kendisini ibadullah “Allah’ın kulları” olarak görüyordu. Küffara karşı şiddetli, celalli; kendi arasında şefkatli ve merhametliydi. Aklı selim, kalbi selim, zevki selim sahibiydi. “Hikmet müminin yitiğidir. Nerede bulursa alsın” düsturunca, dışarıdan gelen faydalı hususlara açıktı. Cemiyetin menfaatini, şahsi menfaatinden üstün tutuyordu. Dün ineğini komşusunun çayırında, “izinsiz otlattı” diye, akşam sağdığı sütü komşusuna gönderen, alacaklısı bulunduğu kimsenin ev veya ağacının gölgesi altında gölgelenmeyi fâiz sayan, izinsiz girdiği bağdan kopardığı üzüm salkımının parasını üzüm dalına asan insan, bizim insanımızdı. Nalsız beygire yük vurana, hayvana zulmettiğini hatırlatan, buzağılı ineği sonuna kadar sağmayı yasaklayarak buzağıya yeterli süt payı bırakma mecburiyeti getiren de bizim insanımızdı. Saksıdaki çiçekleri dahi konuşturuyorduk. Mesela camın önüne konmuş saksıda sarı bir çiçek varsa, bunun manası “Ey yolcu! Bu evde hasta var. Yüksek sesle konuşup onu rahatsız etmeyiniz. Şayet saksıda kırmızı çiçek varsa “Ey yolcu; bu evde gelinlik kızımız var. Kullandığın kelimelere dikkat et. Ağzından galiz bir kelime çıkmasın” mesajı yüklüydü. Hayatımızı ancak devletle sürdüreceğimize inanıyorduk. Tarih de inancımızı doğruluyordu. Yüzyıllarca devletsiz yaşayan, hatta hiç devlet kuramamış milletler hayatlarını devam ettirirken; Bizde ise nerede devletimiz sükût etmiş ise, bir müddet sonra milletimiz de yok olmuştu. Bu sebeple, “Allah devlete millete zeval vermesin” cümlesini dualarımıza kattık. Alpereniyle, dervişleriyle, dergahları, tekkeleriyle, tebliğ ve irşad halkalarıyla, geniş bir coğrafyayı, Rumeli’yi mânevî ve millî hamurla yoğurarak uğrunda seve seve ölünen vatan toprağı yaptık. Bu topraklar üzerinde kurulan Devlet idaresini; istidatlı, liyakatlı, dirayetli, adaletli, cesaretli kadrolar teşkil etmişti. Adam yetiştirmeyi, adam istihdam etmeyi çok iyi biliyorduk.Bütün bunları gençlerimiz nasıl öğrenecek? Bu güzide evlatlarımıza, “devlet-mekan-insan” meselemize bakış açısını nasıl vereceğiz? Habire açılan derslik sayısından, yapılan binalardan, dışarıdan devşirme yabancı dil öğretiminden bahsedilerek mi bu bakış açısı verilecek? Bilgisayarlarla geliştirilen programlar, ülke kalkınmasında büyük işler başarıyor. Ancak; ahlak, fazilet, vefa, dostluk, duygu, inanç, fedakârlık gibi yüce değerleri internet ağıyla mı vereceğiz insanımıza? Ekonomi ve kalkınmada Ülkemiz artık geri bir ülke sayılamayacağına göre eğitim ve kültürde de öyle miyiz acaba? Kültür ve edebiyat, sanat ve sanat tarihi önemsenmeli. Turistler kilometrelerce uzaktan gelerek ellerinde haritalarla tarihi mekanları büyük bir merak, tecessüs ve hayranlıkla gezip ilgi duyarken bizler kendi mirasımızdan habersiz mi yaşayacağız?  

(Devam ederim İnşaallah…)

 


YORUMLARA GÖZAT (5)

DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Yorumlarınız incelendikten sonra yorum kurallarına uyması halinde yayına alıncaktır.