Yavuz Bahadıroğlu

Yavuz Bahadıroğlu

Patrik, Ayasofya’yı mı istiyor?

-

İstanbul Fener Rum Patriği Bartholomeos, buyurmuş ki: “Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi, dünyada milyonlarca Hristiyan’ı, İslâm’a karşı çevirecektir… Ayasofya müze olarak, halklar ve medeniyetler arasında diyalog ve barış içinde birlikte var olmanın, Hristiyanlık ve İslâm arasında da karşılıklı hoşgörü ve dayanışma sembolü…”

Vesaire, vesaire, vesaire…

Bu ifadeler hem “aba altından sopa” gösterisi olarak yorumlanmaya müsait olduğu gibi, “vatandaş Bartholomeos”un “Yunan ağzı” kullandığına dair yorumlulara da müsaittir.

O zaman sorulur: Atina’daki ve adalardaki yüzlerce camiye ne oldu?

Öte yandan, Sayın Bartholomeos, “Milyonlarca Hıristiyan” zaten her vesile ile İslâm karşıtlığını göstermiyor mu? “Ayasofya müzedir” diye gariban Müslümanların maruz kaldığı zulüm mü engelleniyor?  

Patrik, “Halklar ve medeniyetler arasında diyalog”tan da söz ediyor ki, bu ifadeleri bir yerlerden hatırlıyor olmalıyız! FETÖ’nün varlık sebebi yaptığı şu meşhur “diyalog”unbu kez Fener Rum Patriği Bartholomeos tarafındanseslendirmesi hayli ilginçtir…

Bakalım daha neler göreceğiz?

Lâkin kusura bakmasın, Ayasofya bugünkü Türklerin değil, dünkü Türklerin emanetidir. Biz sadece bu emanetin bekçileri olmakla ve yıllar önce yapılan bir hatayı düzeltmekle mükellefiz…

Kısacası: Ayasofya’yı biz almadık ki, biz verelim!

İstanbul (yahut Ayasofya) fethi, Kayı Boyu’nun Söğüt-Domaniç aralığına yerleşmesiyle başlıyor: Çünkü aşiret “fetih” amacıyla bölgeye gelmiştir.

Zaman içinde Bizans kaleleri birbiri ardından düşüyor. Kayılar, 1308’lerde Marmara Denizi’ne dayanıyorlar. 

1326’da Bursa’yı alıyorlar. Ondan iki sene kadar sonra da imparatorluk ordusunu Maltepe civarında yenip “Pelekanon Zaferi”ni kazanıyorlar (1328).

Bu tarih, Osmanoğulları’nın Ayasofya ile ilk buluştukları tarihtir. Müjdelenmiş şehrin Ayasofya’sını Üsküdar sahilinden bir sis perdesinin ardına saklanmış kuğu alımlılığında görmek bile kanlarını tutuşturuyor.

Artık müjde şehir, daha yakındır. Fetih yollarını açmak için Selçuklu’nun kısa bir dönem payitahtı olmuş İznik’i fethedip Bizans’ın yumuşak karnına Osmanlı kılıcı gibi giriyorlar.

Osmanoğulları’nın ilk fetihlerindeki şuuru gördükten sonra, şu hükme rahatlıkla verebiliyoruz: Kayı Boyu, ardında mezar taşlarından izler bırakarak Anadolu’ya gelirken, “Devlet-i ebed müddet” kavramını da beraberinde getirmiş, ama bunun Konstantiniye’nin fethine bağlı bulunduğunu sezmiştir. Yine kuşkusuz bu konuda “Kostantiniye bir gün mutlaka fethedilecektir” müjdesi rehber olmuştur. Bu sırrı “mukaddes bir muska” gibi yüreğine sarmıştır.

Başından beri atılan tüm adımlar “Fetih adımı”dır! Her adım onları Ayasofya’ya biraz daya yaklaştırmış, bu yolda her Osmanlı önderi üzerine düşeni eksiksiz yapmıştır.

“Feth-i mübîn” bu “Saadet Zinciri”nin son halkasını teşkil ediyor: Ayasofya fethin tâcıdır! Ümmet orada 481 sene namaz kılmış, ibadet etmiştir.

1935-2020 arası doğal olmayan bir fasıladır. O günkü şartlarla ilgilidir. Bu gereksiz parantezin artık kapatılması ve Ayasofya’nın vakfiyesinde belirtilen asıl kimliğine iade edilmesi lâzım. Artık böyle kimliksiz bırakmak olmaz!

Bırakırsak onca şehidin kanı yerde kalır. Kemikleri sızlamaya devam eder. Fetih yolunda sarf edilen onca emek, onca gayret, onca acı, onca hasret ve gözyaşı, bizim beceriksizliğimiz yüzünden heba olup gider.

Anlayacağınız bu iş Amerika’nın, Yunan’ın, Bartholomeos’un, hatta mahkemenin işi değil, bu iş Bakanlar Kurulu’nun işidir…

Artık göreceğiz. 

 


YORUMLARA GÖZAT (7)

DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!

Yorumlarınız incelendikten sonra yorum kurallarına uyması halinde yayına alıncaktır.