Aktüel
TIR şoförü anne nasıl çocuk bakacak? Nüfus nasıl alarm vermesin...
Bakan Mahinur Özdemir Göktaş doğurganlıktaki düşüşe karşı uyarıda bulunurken diğer yandan kadınları uzun saatler ve aileden uzak yaşam biçimlerine iten istihdam politikaları ile yüksek yaşam maliyetleri, hükümetin demografik hedefleriyle sahadaki uygulamalar arasındaki çelişkiyi daha da derinleştiriyor.
Bakan Mahinur Özdemir Göktaş doğurganlıktaki düşüşe karşı uyarıda bulunurken diğer yandan kadınları uzun saatler ve aileden uzak yaşam biçimlerine iten istihdam politikaları ile yüksek yaşam maliyetleri, hükümetin demografik hedefleriyle sahadaki uygulamalar arasındaki çelişkiyi daha da derinleştiriyor.
Türkiye’de doğurganlık hızındaki düşüş, nüfus yapısını doğrudan etkileyen kritik bir sorun olarak gündemdeki yerini koruyor. Açıklanan veriler, bu eğilimin sürmesi halinde eğitim çağındaki çocuk sayısında ciddi bir azalma yaşanacağını ortaya koyarken, demografik yapıda uzun vadeli bir kırılmanın kapıda olduğunu gösteriyor.
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, Türkiye’de doğurganlık hızındaki düşüşün eğitim çağındaki çocuk sayısını doğrudan etkilediğini belirterek önemli uyarılarda bulundu.
Göktaş, TÜİK verilerine göre mevcut eğilimin sürmesi halinde önümüzdeki 5 yıl içinde ilkokul çağındaki çocuk sayısının 900 bin azalabileceğini söyledi.
Türkiye’nin Avrupa’ya kıyasla hala genç ve dinamik bir nüfusa sahip olduğunu vurgulayan Göktaş, buna rağmen yaşlanma sürecinin başladığını ifade etti.
Doğurganlık hızındaki gerilemenin uzun vadeli etkilerine dikkat çeken Göktaş, bu süreci yönetebilmek için kapsamlı politikaların devreye alındığını belirterek “fırsat penceresini kapatmamak adına hızlı ve öncü tedbirler alıyoruz” dedi.
ÇOCUK NÜFUSU TARİHİ DÜŞÜŞTE
Türkiye’de doğum oranındaki düşüşe bağlı olarak çocuk nüfus oranı giderek düşmeye, nüfus yaşlanmaya devam ediyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK), “İstatistiklerle Çocuk, 2025” araştırması çarpıcı bulgular ortaya koydu. Buna göre 2025 sonu itibarıyla 86 milyon 92 bin 168 kişi olan nüfusun 21 milyon 375 bin 930’unu, Birleşmiş Milletler tanımına göre 0-17 yaş grubunu kapsayan çocuk nüfus oluşturdu. Önceki yıl yüzde 25,5 olan çocuk nüfus oranı 2025’te yüzde 24,8’e kadar düştü. Çocuk nüfusun yüzde 51,3’ünün erkek, yüzde 48,7’sinin kız olduğu belirlendi.
2025 itibarıyla en yüksek çocuk nüfus oranına sahip olan il, yüzde 43,3’le Şanlıurfa oldu. Bu ili yüzde 39,2 ile Şırnak, yüzde 36,7 ile Mardin izledi. Çocuk nüfus oranının en düşük olduğu ilin ise yüzde 15,9’la Tunceli olduğu belirlendi. Düşük çocuk nüfus oranında bu ili yüzde 16,9’la Edirne ve yüzde 17,7 ile Kırklareli izledi.
2025’te toplam sayısı 26 milyon 977 bin 795 olan hanelerin yüzde 41,9’unda 0-17 yaş grubunda en az bir çocuk bulunduğu belirlendi. Bu hanelerin illere göre dağılımı incelendiğinde, 0-17 yaş grubunda en az bir çocuk bulunan hane halkı oranının en yüksek olduğu ilin yüzde 68,2 ile Şanlıurfa, en düşük olduğu ilin yüzde 27,3’le Tunceli olduğu görüldü. Hanelerin yüzde 19,1’inde 0-17 yaş grubunda bir çocuk, yüzde 14,1’inde iki çocuk, yüzde 5,7’sinde üç çocuk, yüzde 1,9’unda dört çocuk, yüzde 1,1’inde ise beş ve daha fazla çocuk bulunduğu görüldü.
Türkiye’nin yıllar itibarıyla sürekli düşen çocuk nüfus oranının Avrupa Birliği (AB) üye ülkelerinden hala yüksek ancak, geçen yıl onu biraz daha yakınsadı. AB üyesi 27 ülke ortalamasında, 2024 yılında yüzde 17,8 olan çocuk nüfus oranı da 2025’te yüzde 17,6’ya geriledi. AB’de en yüksek çocuk nüfus oranına sahip ülkeler yüzde 22,7 ile İrlanda, yüzde 20,4’le Fransa ile İsveç. Çocuk nüfus oranının en düşük olduğu ülkelerin ise yüzde 14,5’le Malta, yüzde 14,9’la İtalya, yüzde 15,5’le Portekiz olduğu belirlendi. Türkiye ve AB ortalaması çocuk nüfus oranları arasındaki marj 7,7 puandan 7,3 puana geriledi.
Türkiye’de 1970 yılında toplam nüfusun yüzde 48,5’ine ulaşan, izleyen dönemde sürekli düşerek 1990’da yüzde 41,8’e, 2000’de yüzde 35,2’ye, 2010’da yüzde 30,8’e, 2020’de yüzde 27,2’ye gerileyen çocuk nüfus, 2025’te ilk kez yüzde 25’in altına inmiş oldu. Nüfus projeksiyonlarının demografik göstergelerdeki mevcut yapının devam edeceğini varsayan ana senaryosuna göre çocuk nüfus oranının 2030 yılında yüzde 22,1, 2040 yılında yüzde 17,9, 2060 yılında yüzde 16,9, 2080 yılında yüzde 15,2 ve 2100 yılında yüzde 14,5 olacağı öngörüldü.
Ancak doğurganlık göstergelerindeki hızlı düşüş eğiliminin devam edeceğini varsayan düşük senaryoya göre çocuk nüfus oranının 2030 yılında yüzde 22,0, 2040’ta yüzde 16,7, 2060’da yüzde 13,9, 2080’de yüzde 11,1 ve 2100 yılında yüzde 9,9 olacağı tahmin ediliyor.
Doğurganlığı artırıcı önlemlerin etkili olacağını varsayan yüksek senaryo ise çocuk nüfus oranının 2030 yılında yüzde 22,3, 2040’ta yüzde 18,9, 2060’da yüzde 18,7, 2080’de yüzde 18,9, ve 2100 yılında yüzde 18,6 olabileceğini gösteriyor.
TIR ŞOFÖRÜ ANNE NASIL ÇOCUK BAKACAK?
Türkiye, doğurganlık hızının "yenilenme eşiği" olan 2,1’in altına düşmesiyle bir "nüfus krizi" ile karşı karşıya kalırken, Ankara’dan gelen birbirine taban tabana zıt sinyaller kafaları karıştırıyor. Bir yanda doğum iznini artırmayı ve "en az üç çocuk" çağrılarını yineleyen hükümet, diğer yanda kadını evden ve çocuktan en uzak noktaya tır kabinlerine savuran küresel projelere omuz veriyor.
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu’nun, "Mesleklerin cinsiyeti yoktur" diyerek desteklediği ve Mars Logistics gibi devlerin başını çektiği "Eşitliğin Cinsiyeti Yoktur" projesi, Türkiye’nin nüfus vizyonuyla sert bir tezat oluşturuyor.
Günde 10-12 saat direksiyon sallayan, haftalarca sınır kapılarında bekleyen ve yollarda konaklayan bir "tır şoförü anne" figürünün, hükümetin her fırsatta kutsadığı "aile bütünlüğünü" nasıl koruyacağı sorusu cevapsız bırakılıyor. Bir annenin aylarını yollarda geçirmesi, çocuk bakımının tamamen ikame ellere (bakıcılar, kreşler) bırakılması ya da hiç çocuk yapılmaması anlamına geliyor.
Mars Logistics’in "Eşitliğin Cinsiyeti Yoktur" projesi ve bu kapsamdaki tır şoförlüğü hamlesi, istihdam projesi değil, toplumun temel yapı taşlarını ve cinsiyet algısını dönüştürmeye yönelik stratejik bir "ön alıştırma" olarak değerlendirilebilir.
Birleşmiş Milletler güdümlü "Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları" adı altında yürüttüğü bu faaliyetler, toplumu cinsiyetsiz bir iş gücü yığınına dönüştürme projesinin ilk aşaması olarak görülüyor.
"Mesleğin cinsiyeti olmaz" sloganı, kulağa demokratik bir hak gibi gelse de, aslında kadın ve erkeğin fıtri farklılıklarını yok sayan bir anlayışın ürünüdür. Tır şoförlüğü gibi ağır fiziksel şartlar, yüksek stres ve aileden kopuk bir yaşam tarzı gerektiren bir alanın kadınlar üzerinden "normalleştirilmesi", kadının toplumdaki "anne" ve "ailenin merkezi" rollerini tasfiye etmeyi amaçlıyor. Bu, kadını özgürleştirmek değil, onu fıtratına aykırı alanlarda metalaştırmak olarak değerlendiriliyor.
Bu projeler, toplumun zihnindeki "kadın" ve "erkek" tanımlarını esneterek, ileride daha radikal cinsiyetsizlik politikalarına zemin hazırlıyor. Uzmanlara göre "Tır şoförü kadın" imgesi üzerinden başlatılan bu süreç; önce toplumsal rolleri belirsizleştirir ardından biyolojik farklılıkların "önemsiz" olduğu fikrini aşılıyor ve son aşamada ise aileyi, cinsiyet rollerinden arındırılmış, işlevsiz bir yapıya dönüştürüyor.
Mars Logistics ve destekçilerinin bu projelerle Türkiye’nin nüfusunu artırmasına değil; tam aksine, kadını aileden koparıp tamamen küresel sermayenin çarklarına dahil ederek nüfusun azalmasına ve sosyal dokunun bozulmasına hizmet ettiği değerlendirmeleri yapılıyor.
Bu nedenle bir yandan nüfusun yaşlanmasından endişe edip "doğum teşviği" verirken, diğer yandan kadını yollara mahkum eden projeleri alkışlamak, devletin aile politikasındaki samimiyetini ve bütünlüğünü zedelediği ifade ediliyor.
KADIN İSTİHDAMINDA ÖZGÜR TERCİH DÖNEMİ BAŞLASIN
Türkiye’de nüfus artış hızının düşmesiyle başlayan tartışmalar, kadının iş gücündeki yerini yeniden tanımlıyor. Mevcut sistemde kadınlar ya küresel projelerin "cinsiyetsizleştirme" çarkları arasında ağır vasıta şoförlüğüne itiliyor ya da ekonomik mecburiyetler nedeniyle ailesinden kopmak zorunda kalıyor. Oysa çözüm, kadının "mecburiyetten değil, tercihen" sistemde yer alacağı hibrit bir modelden geçiyor.
Yeni stratejinin ilk ayağını "Nitelikli Eğitim" oluşturuyor. Kadının tır şoförlüğü gibi fıtratına ve aile yapısına uzak alanlarda "ucuz iş gücü" olarak konumlandırılması yerine; dijital ekonomi, akademi ve teknoloji gibi alanlarda en üst düzey eğitimi alması hedefleniyor.
Temel ilkeye göre; Eğitim, çalışmak için bir zorunluluk değil, kadının entellektüel sermayesi olarak görülmeli. Donanımlı bir kadın, isterse evinde evlat yetiştirmeyi, isterse profesyonel dünyada yer almayı tamamen kendi iradesiyle seçebilmeli.
Çalışmak istemeyen, vaktini çocuklarına ve ailesine adamayı tercih eden kadınlar için "sosyal güvence" kalkanı devreye alınmalı. Bu kapsamda önerilen strateji şunları içeriyor:
Ev Hanımlığına Emeklilik
Aile kurumunu ayakta tutan kadınlara, devlet tarafından prim desteği sağlanarak emeklilik hakkı tanınması.
Doğrudan Aile Maaşı
Çocuk sayısına ve eğitimine göre artan, doğrudan anneye ödenen " Yetiştirme Teşviki".
Kültürel Statü İadesi
Ev hanımlığının bir "işsizlik" değil, toplumun geleceğini inşa eden stratejik bir görev olduğunun müfredat ve medya aracılığıyla vurgulanması.
Kariyerine devam etmek isteyen anneler için mevcut katı mesai saatleri, yerini insani ve aile odaklı sistemlere bırakmalı.
Anneler için haftalık çalışma saatinin 20-25 saatle sınırlandırıldığı, tam maaş ve tam sigorta hakkının korunduğu sistemler hayata geçirilmeli.
İş yerlerinde sadece "oda" değil, tam teşekküllü çocuk eğitim merkezleri zorunlu tutulmalı.
Teknolojik imkanlarla kadının evindeki güvenli ortamından kopmadan üretim yapabileceği iş kolları devlet tarafından vergi muafiyetine alınmalı.
AİLEYE CAN SUYU GELSİN
Türkiye’de evlilik yaşının yükselmesi ve ekonomik kaygıların gençleri yuva kurmaktan alıkoyması, demografik bir uçuruma davetiye çıkarıyor. Bu gidişata dur demek adına HÜDA PAR lideri Zekeriya Yapıcıoğlu’nun daha önce gündeme getirdiği model; eğitimi, rızkı ve kadının gelecekteki güvencesini eş zamanlı olarak korumayı hedefliyor.
Eğitim hayatı ile evliliğin birbirine engel olmadığını savunan bu modelde, üniversite çağında evlenmek isteyen gençler için "evli yurtları" inşa edilerek, gençlerin barınma sorunu devlet eliyle çözülecek. Hükümet buna ilişkin bir projeyi duyurdu ancak daha bu eğitim döneminde hayata geçirilmedi.
Mevcut ailelerin ekonomik yük altında ezilerek dağılmasını engellemek adına vergi sisteminde devrim niteliğinde bir değişiklik öneriliyor. Çalışan ve evli olan vatandaşlardan vergi alınmayarak, hane halkı geliri doğrudan artırılacak.
Son yıllarda tırmanışa geçen boşanma oranlarının en büyük mağduru olan kadınlar için bu paket, devrimsel bir "sadakat ve güvence" maddesi içeriyor. Evliliğini 25 yıl boyunca sürdüren kadınlara, çalışma şartı aranmaksızın emeklilik hakkı tanınması da HÜDA PAR’ın bu konudaki önemli taleplerinden.
Kadını tır şoförlüğü gibi aileden koparan küresel projelerin aksine; gençleri öğrenciyken evlenmeye teşvik eden, evli çalışanı vergiden muaf tutan ve 25 yılını ailesine adayan kadını emekli eden bu model, Türkiye’nin nüfus krizine karşı "direnç hattı" oluşturmayı amaçlıyor.
1+1 EVLERDE GENİŞ AİLE OLMAZ
Türkiye’de nüfus alarmı verilirken, barınma krizi ve konut tipi tercihleri bu alarmın en büyük gerekçelerinden biri haline geldi. Hükümetin dar gelirli vatandaşlar için inşa ettiği sosyal konutlarda 1+1 modeline ağırlık verilmesi ve kira fiyatlarının kontrol edilemez yükselişi, "aile kurma" idealini fiziksel bir imkansızlığa sürüklüyor.
Devletin nüfusu artırma stratejisi "geniş aile" modeline dayanırken, TOKİ ve benzeri kuruluşların sosyal konut projelerinde metrekarelerin küçülmesi ciddi bir planlama hatası olarak değerlendiriliyor.
1+1 dairede oturan bir ailenin kaç çocuğu olabilir? Bir oda ve bir salondan ibaret yaşam alanları, çocuk sayısını en fazla "bir" ile sınırlandıran doğal bir nüfus kontrol mekanizmasına dönüşmüş durumda.
Eğer devlet geniş aile istiyorsa, sosyal konut projelerinde 3+1 ve 4+1 modellerini "uygun fiyatlı ve uzun vadeli" seçeneklerle standart hale getirmeli.
Barınma güvenliği olmayan bir bireyin çocuk sahibi olma kararı alması, günümüz ekonomik şartlarında rasyonel bir tercih olmaktan çıkıyor.
Maşının yarısından fazlasını kiraya veren, ev sahibinin tahliye baskısı altında yaşayan bir çiftin, çocuk sayısını artırmak yerine "hayatta kalma" mücadelesi verdiği görülüyor.
Çocuklu ailelere yönelik "kira desteği" veya çocuk sayısına göre düşen "kamu konutu taksitleri" gibi modellerin devreye girmesi şart.
DOĞRU HABER