Aktüel
Kapıyı şiddetle çalan felâket!
Mirat Haber yazarı Necmettin Şahinler, “KAPIYI ŞİDDETLE ÇALAN FELÂKET” başlıklı dikkat çekici köşe yazısında Kari’a Sûresi üzerinden kıyâmetin dehşetini ve insanlığın bugün karşı karşıya olduğu küresel tehditleri ele aldı. İşte o yazı
Mirat Haber yazarı Necmettin Şahinler, “KAPIYI ŞİDDETLE ÇALAN FELÂKET” başlıklı dikkat çekici köşe yazısında Kari’a Sûresi üzerinden kıyâmetin dehşetini ve insanlığın bugün karşı karşıya olduğu küresel tehditleri ele aldı. İşte o yazı
Kari’a Sûresi, resmî dizilişe göre 101, iniş sırasına göre 30. sûredir ve 11 âyetten meydana gelmiştir. Mekkî karakterli olan ve Kureyş Sûresi’nden sonra inen bu sûre adını ilk âyetinde geçen “kari’a” kelimesinden almıştır. Sûrede kıyâmet günü ve sonrasındaki âhiret hayatına ait olaylardan bahsedilmektedir. “Kari’a” kelimesi “çok şiddetle vuran, çok şiddetle yüklenen şeyler, insânlara şok yaşatan ciddî felâketler” anlamına gelmektedir. Ama âyetteki anlam yüklenmesiyle kapıyı şiddetle çalan felâket yâni kıyâmetin kopuşu ve bu kopuştaki çarpmayı, vuruşu, sesi ifâde etmektedir. Bu kelime Kur’ân’da Ra’d/31 ve Hakka/4. âyetlerinde de geçmekte ve “beklenmedik anî bir felâket” anlamında kullanılmaktadır.
Kari’a/1. âyeti, diğer kıyâmeti tasvir eden âyetlerin de bir özelliği olarak “faile” değil “fiile” vurgu yaparak başlamaktadır: “El Kari’a/korkunç patlama/ses, anî felâket”[1] Bunun anlamı, bu felâketin “kim yaptı?” sorusuna bile zaman bulamadan gelmesidir. Anlaşılıyor ki, bu anî vuruş/çarpış aynı zamanda “Son Saat”in de gelip çatmasının habercisidir. Başka bir âyetin tanımlamasıyla “yerin başka bir yere, göğün başka bir güne dönüştürüleceği”[2] andır. Bu anî felâket, tüm evreni içine alacak olan toplu ve kökten değişimin başlangıcına işâret etmektedir.
Kari’a/2. âyet bu şiddetli vuruş/sesten sonra şu soruyu sormaktadır: “Nedir o kapı çalan?” veya başka bir çeviri ile “Ne korkunçtur apansız (gelen) belâ!”[3] Dikkat edilirse bu âyette “Kari’a” kelimesi ikinci defa tekrarlanmakta ve nasıllığından çok gelecek bu olayın/felâketin şiddetini dinleyenlerin zihinlerinde/gönüllerinde merak ve korku ile canlı tutmaya çalışmaktadır. Aynı zamanda Kur’ân’a özgü bu edebî üslûp, bilinmezliğin acizliğine vurgu yapmakta, özünü anlatmasa da bunun insânın idrâk ve hayal gücünün ötesinde bir felâket olduğunu muhatabına derinden hissettirmektedir.
Bu iki âyetten sonra kelâmın gücü Hz. Peygamber’e yöneltilmekte ve üçüncü kez “kari’a” ifâdesi kullanılarak şu soru sorulmaktadır: “Bilir misin nedir, nasıl olacaktır o apansız bela?”[4] veyâ başka bir çeviri ile “Felâket kapısını çalacak olanın ne olduğunu bilir misin?” Âyetten anlaşılıyor ki; “Bilir misin?” demek aslında “nereden bileceksin?” anlamına gelmektedir. Yani kıyâmetin öncü habercisi olan bu anî felâket/olay/ses/çarpış Hz. Peygamber’in bile bilgi/idrâk sınırının üzerinde olan bir gerçekliktir. Aslında Arapçada “mâ” soru edatı bir şeyin mahiyetini/hakîkatini ortaya çıkarmak için kullanılır. Ama âyetlerde görüyoruz ki; bu soruyla verilmek istenen, sözü edilen kıyâmetin insânların ilmi dışında olduğu gerçeğinin idrâk edilmesi ve bunun yaşanmadıkça/görülmedikçe mahiyetinin şiddet ve haşyetinin anlaşılamayacağıdır.
Kari’a/4-5. âyetlerde de sözünü ettiğimiz “bilinmezlik” sürdürülmekte ve “kari’a”nın özelliği yerine, kıyâmet gerçekleştiğinde bunu yaşayan insânların ve yeryüzünün nasıl bir korku, değişim içinde olacaklarının bilgisi verilmektedir: “[O,] insânların şaşkın vaziyette uçuşan pervanelere benzeyeceği Gün, ve dağların yumuşak yün topaklarını andıracağı Gün [vuku bulacaktır].”[5] Kari’a/4. âyette geçen “feraş” kelimesi, geceleri ışık ve ateş etrafında çırpınıp uçarak kendisini ateş içine atan ve Farsça’da olduğu gibi dilimizde de pervane diye bilinen küçük kelebeklere denir. Bunlar ateşe çarptıktan sonra kanatlarını yayıp döşendiği/serildiği için “feraşe” diye isimlendirilmiştir. Anlaşılıyor ki; pervane/kelebek misâli, bu felâket gününün haşyet, zillet ve dehşetini yaşayan insânların çeşitli yönlerden fırlayış, dalgalanış, yayılış, dağılış, çırpınış ve sonunda seriliş hâlini göstermektedir.
Kari’a/5. âyette yeryüzündeki değişim için yapılan bir başka benzetme “dağların renkli/yumuşak/hafif yün/pamuk gibi atılacağı” gerçeğidir. Âyette geçen “ıhn” renkli yün anlamına gelmektedir. “Menfuş” ise yünlerin didilmiş, atılmış, dağılmış zerre zerre uçuştuğu hâli tanımlamaktadır. Âyette kıyâmetin başlangıcını anlatırken yeryüzündeki değişimin dağlardan başlatılması düşündürücüdür. Anlaşılıyor ki, Kur’ân’ın başka âyetlerinde yeryüzünün çivisi/dengesi/direği[6] olarak gösterilen dağların atılması içinde bulunduğumuz sistemin köklü bir değişikliğe uğrayacağının işâretidir. Belki bu dağların atılması, yeryüzünün iç kısmında bulunan sıvı-gaz karışımı volkanik kütlenin de üzerinden baskının/basıncın kalkmasına neden olacak ve bunun sonucunda da bu akıcı/kararsız kütle patlamalarla yer kabuğundan dışarıya fışkıracaktır. Sonunda ise yeryüzü düz/çıplak/kuru hâle gelecektir. Bütün bunlardan çıkarılacak bir başka sonuç, dünyânın sonunun evrenin fiziksel bir mânâda yok oluşu değil, daha çok insânın şimdiden tasarlayamayacağı bir dönüşüme uğramasıdır. Tâhâ/105-107. âyetler bize bu konuda net bilgiler vermektedir: “Ve sana [Kıyâmet Günü’nde] dağları[n ne olacağını] soracaklar. O zaman (onlara) de ki: Rabbim onları toza toprağa çevirip savuracak, yeri dümdüz ve çıplak bir hale getirecek, [öyle ki] orada ne kıvrım ne de tümsek göreceksin.”[7]
Evrensel kıyâmetin habercisi olmanın dışında hakîkat boyutuyla baktığımızda yaşadığımız çağda gözümüze, kulağımıza, zihnimize, gönlümüze sayısız “El Kari”lar çarpmakta ve dünyânın geleceğini tehdit eden âni vuruşlar/sesler/felâketler/belâlar kapımıza dayanmaktadır. Eriyen buzullar, çölleşen topraklar, kaybolan bitki ve hayvan türleri, kirlenen atmosfer, bölgesel savaşlar gelecekteki yeryüzü cehenneminin öncü işâretleridir. Cennet; yeşillikler ile örtülü, sularla dolu toprak parçası demektir. İşte bu cennete layık olmasını bilmeyen insânoğlu, bu son tasvirdeki cehenneme yuvarlanacaktır.
Dipnotlar
[1] Kari’a/1 “El kari’â.”
[2] İbrâhim/48.
[3] Kari’a/2 “Mel kari’atü.”
[4] Kari’a/3 “Ve mâ edrâke mâl kâriatu.”
[5] Kari’a/4-5 “Yevme yekûnun nâsu kel ferâşil mebsûs(mebsûsi). Ve tekûnul cibâlu kel ıhnil menfûş(menfuşi).”
[6] Enbiya/31; Lokman/10; Nahl/15.
[7] Tâhâ/105-107.
Necmettin Şahinler- Mirat Haber