Aktüel
İktidarın Bozucu Etkisinin Muhtasar Tarihi (3) Hilafetin Saltanata dönüşmesi
Hukukçu yazar Av. Ömer Faruk Uysal 'İktidarın Bozucu Etkisinin Muhtasar Tarihi (3) Hilafetin Saltanata dönüşmesi' başlıklı bir yazı kaleme aldı.
İşte Hukukçu yazar AV. Ömer Faruk Uysal'ın kaleme aldığı o yazı;
Habibullahın vefatı, asr-ı saadetin bitimi sonrasında, Hulefa-i Raşidin dönemi başlar. Dört halife de istişare ve seçim yoluyla işbaşına gelirler. Hiçbiri saltanata meyletmez, evladını veliaht atamaz. Hatta, Hz. Ömer, hasta yatağında, "oğlunu veiaht ata" diyenlere, "bir aileden bir kurban yeter" der. İktidar, ahiret mesuliyetini de gerektiren netameli bir alandır çünkü! Tam müttakiler, değil iktidara talip olmak, bundan kaçınırlar bile. Nitekim, Resul-ü Ekrem'in vefatından sonra, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer'i, o'da Hz. Ebubekir'i hilafete önermiştir. Kendileri makama talip olmamıştır.
Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer devirleri, Hz. Peygamberin öğretisinin sıkı sıkıya muhafaza edildiği, ümmetin idaresinde ciddi bir sıkıntının çıkmadığı ve çıkan sorunların ise dirayetle çözüldüğü, İslami tebliğ ve fetihlerin başarıyla yürütüldüğü bir dönemdir. Fakat Hz. Osman'ın 12 yıllık hilafetinin bilhassa ikinci yarısı, ciddi sıkıntıların baş gösterdiği, İslama giren yabancı kavim ve kültürlerin sayısının iyice arttığı, refahın dahada yükseldiği, meselelerin çözümünün de fevkalade zorlaştığı bir dönemdir. Dördüncü halife Hz. Ali döneminde de kriz büyümeye devam etmiş, Müslümanlar arasında, Cemel ve Sıffin savaşları çıkmış, İslam devletine ve Hz. Ali hilafetine isyan edilmiştir ki, Hz. Osman dahi isyancılar tarafından şehit edilmiştir.
İşlerin kötü gitmesinin başlıca sebebleri; 1- Hz. Peygamberin vefatı ve vahyin kesilmesi, büyük ve üstün otoritenin yerini, daha az etkili, beşeri sayabileceğimiz bir otoritelerin alması. 2 - Refah ve konforun artması, bir nevi dünyevileşme tezahürleri. 3 - Dili, adetleri ve kültürleri farklı muhtelif milletlerin İslama girmeleri. (kozmopolitizm) 4 - Buna mukabil, sahabelerin, seçkin sahabelerin, yani Hz, Peygamberden sonra ki örnek şahsiyetlerin sayılarının, ümmet içindeki etkinliklerinin ve muallimliklerinin gittikçe zayıflaması. 5 - Tarihi ve geleneksel idare biçimi saltanat ve mutlak monarşinin, Asr-ı saadetteki, istisnai, mümtaz, eşi bulunmaz, İlahi idare birikimini adeta buharlaştırıp, yutması, ağır sosyolojik şartlarını dayatması.
Hilafetin saltanata dönüşmesi tüm İslami otoritelerce ciddi bir mesele olarak görülür ve pek çoğu bunun sorumluluğunu da "Ben meliklerin ilkiyim" diyen Muaviye'ye yükler. Zira o, Hz. Alinin ve oğlu Hz. Hasanın 5. Halifeliğine karşı çıkar. Bu elbette ciddi bir sorundur. Ancak, tarihi, sosyolojik, kültürel, siyasi şartlar da asr-ı saedet eşsiz, seçkin, modelinin aynen devamını neredeyse imkansız kılmaktadır. Artık ne büyük sorunları kesin bir biçimde çözen vahiy, İslamın ve fıkhın ikinci kaynağı Hadis ve benzersiz mürebbi, muallim, Resul-ü Ekrem, ne de "cennetle müjdelenen", "ben-i İsrail Peygamberlerine benzeyen", "her biri kutup yıldızı gibi yol gösterici" olan ashab-ı güzin vardır! Kaldı ki, Hz, Ali ve ordusundaki sahabelere karşı, savaşanlar arasında da aşere-i mübeşşereden iki sahabi (ve diğerleri) ve fıkıh allamesi ve ezvac-ı tahirattan Hz. Aişe annemiz dahi vardır! Siyaset ve iktidar mücadelesi bütün dengeleri ve kudsi bilgileri nötralize edebilmektedir!
Tarihi, kültürel, sosyolojik ve iktisadi ağır şarları İslam tarihi kaynaklarıyla örneklendirelim. Yalnız, iktisadi ağır şartlar, fakirlik değil, paradoksal olarak zenginlik kaynaklıdır!
İranın yakut, zümrüt, mücevher ve altınlardan oluşan hazineleri Medinineye getirilir. Bunları gören Halife Ömer ağlamaya başlar. Abdurrahman b. Avf; "Niye ağlıyorsun ey müminlerin emiri, buna ağlamak değil, şükretmek gerekir." deyince Hz. Ömer şöyle cevap verdi; "Ben bundan dolayı ağlamıyorum. Allah'a yemin ederim ki Allah bunları kime verdiyse bunlar birbirini kıskanmış, birbirine kin beslemişlerdir. Birbirini kıskananları da Allah mutlaka birbirine düşürür."
Hz. Ömer'in bu tesbiti, bir Hadis-i Şerifin tezahürüdür. Resülullah (sav) bir defasında şöyle buyurur; "Pers ve Bizans hazineleri elinize geçtiği zaman acaba nasıl bir hale gelirsiniz?" Sahabeden birisinin "Allah bize nasıl olmamızı emretti ise öyle oluruz" demesi üzerine Resülullah (sav) şu cevabı verir; "O zaman aranıza rekabet girer. Sonra birbirinizi kıskanırsınız ve arkasından birbirinize küsersiniz. Daha sonra başka yerlere göçüp, oralara yerleşerek, birbirinizi öldürmeye girişirsiniz. (Buhari, Müslim, İbn Mace...)
Ebuzer el-Gıfari; "Alla'a yemin ederim ki, daha önce görmediğim ve bilmediğim şeyler görülmeye başlandı. Bunların ne kitapda ne de Sünnet'te yeri vardır. Vallahi, Hakkın kaybedildiğini, batılın dirildiğini, doğru söyleyenin yalanlandığını, fasıkların tercih edildiğini, mal sevgisinin arttığını görüyorum."
Hz. Osman; "Kabe'nin Rabbı'na andolsun ki, İslamın değirmeni ters dönmeye başlamıştır. Bakınız bundan sonra ne gibi bozukluklar meydana gelecek görünüz." O, bu değişimi durdurmak için hayatını ortaya koyar ve bozulmayı durdurmaya çalışır, ama bu yetmez.
Enes b. Malik; "Hz. Peygamber devrinde mevcud olan şeylerden (Kelime-i şehaded dışında) hiçbirini artık göremiyorum" Kendisine namazı da mı?" diye itiraz edilince; "Namaza da ne yaptığınızı bilmiyor musunuz? ( öğleyi akşama yakın kılmadınız mı?) cevabını verir
Hz. Abdullah b. Abbas; "Bu gece dün geceye ne kadar da benziyor! İşte İsrail oğullarına benzedik gitti." der.
Bir Hadis-i Şerifte; Sizler İsrailoğullarına tutum ve gidişat bakımından en çok benzeyen ümmetsiniz. Kılıkılına onların davranışlarına özeniyorsunuz. Yalnız onlar gibi altın buzağı heykeline tapıp tapmayacağınızı bilmiyorum" buyuruluyor. (İbn-i Mes'ud)
Burada Hz. Osman devrinde boy veren meselelerle ilgili olarak; hiç şüphesiz Hz. Osman, idari işlerde selefleri kadar başarılı olamaz. (İbn Esir) Ancak problemlerin temelinde onun idari hatalarından çok, toplumun hızla büyümesinin ve refah ile konfor artışının dayattığı yeni şartlar vardır.
"Hz. Ömer Sa'd b. Ebi Vakkas'ın insanlardan uzaklaşıp, inzivaya çekilmek niyetiyle yaptırdığı köşkü yıktırır. Onun bu girişimine engel olur. Ancak Hz. Osman kendi zamanında yaygınlaşan bu davranışa engel olamaz. Hz. Ömer'in kararlılığını gösteremez. Zira Hz. Ömer dönemindeki durumun istisnalığına karşılık, Hz. Osman döneminde bu tür şeyler yaygınlaşır, genel kabul görür hale gelir." (Tevhid ve Değişim, Celaleddin Vatandaş, s. 128, Pınar) Bu makul izaha katılmaktayım, ancak bir hususa daha dikkat
etmeli. İnziva köşkünü yıktırmak ve yeni Müslümanların örnek sahabelerini Medinede tutmak, bir idari başarı sayılsa da, helal olana karşı otoriter bir buyurganlık yok mu? Keza, İslamda sarahatle korunmuş özel mülkiyete bir müdahale yok mu? Hz. Ömer'in bu başarısı, bir başka açıdan da totaliterlik olarak eleştirilebilir! Yönetimde hilm ve yumuşaklık tercihe şayan sayılır ancak, bazen de, bir hayırlı olanın muhafazası, sert bir idari tedbire bağlı olabilir. Hz. Ömer'in adaleti ile birlikte sert mizacı; Hz. Osmanın yumuşak huyu ve yüksek ahlakı temayüz etmiş, Resülullah tarafından da övülmüştür. Burada tercih hiçte kolay değildir ve diğer tercih rahatça kınanamaz!
Sultan Fatih, Yavuz ve Kanuni, tarihimizin en mümtaz, muvaffak ve muzaffer devlet adamlarından sayılırlar. Ancak, hiçte halim-selim, yumuşak huylu, pür-şefkat sayımazlar. Sultan 2. Abdülhamid ise veli, şefkatli, Halife-i Peygamber, Sultan-ı mazlum ve pür-şefkat olduğu halde, ecnebiler (ve onlar gibi bazı yerliler!) onu "kızıl sultan" lıkla suçladılar. Devlet-i Aliye'yenin devamında ısrar ve sebat en büyük günahı olsa gerek! Nitekim onu yıkan sahte meşrutiyetçiler-cumhuriyetçiler, Devlet-i Aliye'yi de yıktılar, devlet-i sağire ve ladini ideolojileri ile Frengi mesut ettiler.
Şüphesiz ki, daha fazla yerin fethi ve zalim Bizans - Sasani imparatorluklarının hazinelerinin ele geçirilmesi, daha fazla insanın İslam ile şereflenmesi, İslam devletinin büyüyüp güçlenmesi, sosyal devlet imkanlarının artması, tercihe şayan başarılardır. Beri taraftan, asr-ı saadet saflık ve orijinalitesinin azalması, seçkin müminler, yani sahabelerin bu kalabalıklar içinde azlıkta kalmaları ve sayılarının giderek azalmaları ve vefatları ise, İlahi bir içtimai kanunun tezahürleri değil mi? Elbette bu tam bir paradoks. Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık gibi.
Başarı, zafer, fetih, müslüman sayısının artması, imparatorluk hazine ve topraklarının ele geçirilmesi, refah artışı ve bunlara bağlı bozulmalar hususunda, Hadis-i şeriflerce yapılan ikazlara yukarıda değindik. Fakat fetihlerden uzak durmak değil, müjdelerine nail olmak, cihad ruhu ve daimi teyakkuz tavsiye edilmiştir. Ve bu Müslümanların, aslında tüm insanların, kadim imtihanıdır! Başarı, zafer, çok çalışma, iktisadi büyüme, refahın ve imkanların artması'na cehd ve gayret gerekir. Ama nimet ile şımarmak, kibirlenmek ve dünyevileşmekten de, olabildiğince uzak durmalı. Fakat kabul etmeli ki, bu hiçte kolay değildir.
Şimdi de, tarihi örneklerden sonra günümüz Türkiyesine bakalım. Türkiyede insanların ve bilhassa dindarların son yıllardaki dünyevileşmeleri, haklı olarak çok eleştirilmekte hatta kınanmaktadır. Bu dini ve uhrevi bakımdan oldukça menfi bir durum. Fakat aynı zamanda Türkiyenin, ekonomik, askeri, sıhhi, siyasi, hususlardaki büyük atılım, gelişme ve büyümesini de gösterir. "Önceden öyle değildi, bu hükümet zamanında insanlar, Müslümanlar dünyevileşti, tevazuları azaldı" gibi eleştiriler, eşyanın tabiatından kaynaklanan, psikolojik, sosyolojik ve sosyal psikolojik bir sonuç, çıktı, normal(!) diyebiliriz.
Türkiye'de kişi başına düşen milli gelir son 24 yılda, 3.000 dolardan, yaklaşık beş kat artarak 18.000 dolara yükselmiştir. Elbette herkes bu 5 kat artıştan aynı ölçüde nemalanmış değildir. Bazıları 2/3 kat bazıları da 8/9 kat veya daha fazla veya daha az faydalanmış demektir. Herhalükarda ciddi bir artış kesindir. Bu ise kuşkusuz ciddi bir gelir, refah ve konfor artışı demektir. Bu durumun da, önemli, psikolojik, sosyal psikolojik sonuçlarının olması kaçınılmazdır.
"Bu hükümet zamanında insanlar şımardı veya Müslümanlar dünyevileşti, bazı insanlarda da bir azgınlık hali var" demek, hükümet icraatlarının ve mesuliyet alanının tamamen dışındadır. Bir hükümet hem ciddi gelir artışı, hem de buna paralel ahlak, tevazu artışı sağlayamaz. Esasen hiçbir hükümet, ahlak alanını kontrol de edemez. Etmesi de, hukuk dışı bir totaliterlik ve anti-demokrasidir. Gelir artışı yerine azalması olursa, insanların daha alçak gönüllü olmaları umulur. Ama bir hükümetin görevi bu değildir. Bundan kimse hoşlanmaz. Yani, dünyevileşme bozulmasındaki başarısızlık, iktisadi büyüme, milli gelir artışı başarılarının tabi bir sonucudur!
Dünyevileşme veya şımarma diye ifade edebileceğimiz durum; tüketim çılgınlığı, lüks hevesi, mal-mülk yarışı, böbürlenme gibi, tevazu ve mahviyet kaybı, israf, yoksulun halinden anlamama vs. şeklinde tezahür ediyor.