Gündem
Türkiye Mekke Anlaşması ile neyi hedefliyor?
Nejdet Demirel kaleme aldığı "Türkiye Mekke Anlaşması ile neyi hedefliyor?" başlıklı yazısında dikkat çeken ifadelere yer verdi.
Nejdet Demirel; Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması ile ilgili dikkat çeken bir yazı kaleme aldı.
Demirel, Mirat Haber'de "Türkiye Mekke Anlaşması ile neyi hedefliyor?" başlıklı yazısında şu ifadeleri kullandı:
Mekke Anlaşması’nı Türkiye’nin milli çıkarları açısından değerlendirdiğimizde, bunun son derece stratejik ve uzun vadeli sonuçlar doğurabilecek bir hamle olduğunu görmekteyiz. Türkiye, uzun yıllardır İslam dünyasının birlik ve beraberliğini savunan bir politika izlemektedir. Uluslararası ilişkilerde kriz dönemleri çoğu zaman tehdit olarak görülse de, doğru okunduğunda önemli fırsatlar da barındırır. Bugün yaşanan gelişmeler de böylesi bir döneme işaret etmektedir.
Suudi Arabistan’ın bölgede yalnız bırakılması ve güvenlik kaygıları karşısında çaresiz bir konuma sürüklenmesi, doğal olarak Riyad yönetimini Amerika ve İsrail eksenine daha fazla yaklaştıracaktır. Türkiye’nin girişimiyle ortaya çıkan Mekke Anlaşması ise bu gidişatı tersine çevirebilecek tarihi bir fırsat sunmaktadır.
Son dönemde özellikle İsrail basınında yayınlanan analizler dikkatle incelendiğinde, Tel Aviv yönetiminin Suudi Arabistan’a yönelik yoğun bir diplomatik çaba yürüttüğü görülmektedir. İsrail’in Riyad’a verdiği temel mesaj oldukça nettir:
“Sizi Türkiye değil, biz koruyabiliriz”
İbrahim Anlaşmaları ekseninde şekillenen bu yaklaşımda İsrail, Suudi Arabistan’a güvenlik garantileri vermeyi ve Husiler başta olmak üzere bölgesel tehditlere karşı koruma sağlamayı vadetmektedir. İşte tam da bu noktada şu sorunun sorulması gerekir:
Mekke Anlaşması’nı kimler istemiyor?
Bu sorunun cevabı, anlaşmanın önemini de ortaya koymaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, İsrail, İran, Rusya ve Çin gibi aktörler, farklı gerekçelerle bölgesel ölçekte Türkiye merkezli bir güvenlik ve iş birliği mekanizmasının güçlenmesini istememektedir. Çünkü Türkiye’nin koruyucu ve dengeleyici bir rol üstlenmesi, zamanla diğer İslam ülkelerinin de aynı eksende hareket etmesine zemin hazırlayabilir.
Uluslararası siyasette kriz dönemleri, normal şartlarda mümkün görünmeyen hamleleri uygulanabilir hale getirir. Bugün yaşanan süreç de tam olarak böyledir. Türkiye açısından bakıldığında bu anlaşma, bölgesel liderliğini güçlendirecek ve İslam dünyasında etkisini artıracak önemli bir fırsat niteliğindedir.
Madalyonun diğer yüzünde ise Husiler bulunmaktadır.
Aslen Yemen’de ortaya çıkan ve Zeydiye mezhebine mensup olan Husiler, tarihsel olarak Ehl-i Sünnet’e en yakın Şii topluluklardan biri olarak bilinmektedir. Ancak İran Devrimi sonrasında hareketin üst yönetiminin İran’da çeşitli eğitim süreçlerinden geçmesiyle birlikte ideolojik ve siyasi anlamda önemli bir dönüşüm yaşandığı görülmektedir.
Bugün elimizde, Husilerin bazı üst düzey yöneticilerinin sahabeye yönelik ağır ifadeler kullandığını ve hatta Mekke’yi hedef alabileceklerini dile getirdiğini gösteren çeşitli görüntüler bulunmaktadır. Mekke ve Medine gibi İslam’ın kutsal şehirlerine yönelik tehditlerin ciddiyetle değerlendirilmesi gerektiği açıktır.
Bu nedenle Husiler meselesi yalnızca bir Yemen sorunu olarak görülmemeli, bölgesel güvenliği etkileyen daha geniş bir çerçevede ele alınmalıdır.
Mekke Anlaşması’na karşı gösterilen tepkiler de dikkat çekicidir. Özellikle Suudi Arabistan’ın çeşitli dönemlerde Husi saldırıları karşısında Amerika’dan destek talep etmesine rağmen beklediği ölçüde karşılık alamaması, bölgede yeni arayışların önünü açmıştır.
Bu süreçte İsrail ve Amerika’nın Riyad yönetimine vermeye çalıştığı mesaj nettir:
“Türkiye sizi koruyamaz. Sonunda yine bize dönmek zorunda kalacaksınız.”
Anlaşmanın imzalanmasının ardından bölgede yaşanan gelişmeler de bu psikolojik baskının bir parçası olarak değerlendirilmektedir. Amaçlardan biri Türkiye’nin bölgesel etkinliğini sınırlandırmak, diğeri ise Suudi Arabistan’ı tekrar Amerikan-İsrail eksenine bağımlı hale getirmektir.
Yemen’deki insani tabloya baktığımızda da gerçekleri açık şekilde konuşmak gerekir. Yemen halkı uzun yıllardır büyük acılar yaşamaktadır. Ülkedeki iç savaş, milyonlarca insanı yoksulluğa ve trajediye sürüklemiştir. Bu süreçte İran’ın bölgesel stratejileri doğrultusunda hareket eden yapıların da önemli bir rol oynadığı inkâr edilemez bir gerçektir.
Bazı çevrelerde Husilerin yalnızca İsrail karşıtı söylemleri üzerinden değerlendirilmesi, meselenin tamamını görmeyi zorlaştırmaktadır. Bölgedeki güç mücadeleleri çok daha karmaşık bir yapıya sahiptir ve yalnızca sloganlar üzerinden analiz edilemez.
Ancak Mekke Anlaşması’nın önemi yalnızca güvenlik boyutuyla sınırlı değildir.
Eğer bu iş birliği zaman içerisinde kurumsallaşır ve kök salarak büyürse, İsrail’in ve bölgede nüfuz sahibi olmak isteyen diğer küresel güçlerin hareket alanı ciddi ölçüde daralacaktır. Bugün nüfus ve yüzölçümü bakımından birbirinden küçük birçok Arap ülkesi, güvenlik ve ekonomi alanlarında dış güçlere bağımlı bir yapı içerisinde hareket etmek zorunda kalmaktadır.
Mekke Anlaşması, bu ülkelerin kendi aralarında iş birliği geliştirerek daha bağımsız politikalar üretebilmeleri için önemli bir fırsat sunmaktadır.
Çünkü uzun yıllardır bölgede uygulanan temel strateji değişmemiştir:
Parçala ve yönet.
İslam dünyasının kendi içerisinde ayrışması, mezhep çatışmalarıyla bölünmesi ve ortak hareket edememesi, dış müdahaleleri kolaylaştırmıştır. Buna karşılık ekonomik, siyasi ve güvenlik alanlarında oluşturulacak güçlü bir birliktelik, bölge ülkelerinin kendi kaderleri üzerinde daha fazla söz sahibi olmasını sağlayabilir.
Elbette Mekke Anlaşması, Türk askerinin gidip Yemen çöllerinde savaşacağı anlamına gelmemektedir. Anlaşmanın uygulanmasında teknoloji transferi, istihbarat paylaşımı, stratejik danışmanlık, savunma sanayi iş birliği ve diplomatik koordinasyon gibi pek çok farklı araç devreye sokulabilir.
Nitekim NATO benzeri yapılarda da müttefik desteği yalnızca asker göndermekten ibaret değildir. Her ülke sahip olduğu imkanlar doğrultusunda katkı sunar. Türkiye’nin de bu süreçte ağırlıklı olarak savunma teknolojileri, eğitim, istihbarat ve diplomatik destek alanlarında rol üstlenmesi mümkündür.
Sonuç olarak, Mekke Anlaşması yalnızca iki ülke arasındaki bir iş birliği metni olarak görülmemelidir. Bu girişim, başarılı olması halinde Türkiye’nin bölgesel etkinliğini artırabilecek, İslam ülkeleri arasındaki dayanışmayı güçlendirebilecek ve dış müdahalelere karşı daha bağımsız bir siyasi zemin oluşturabilecek önemli bir fırsat niteliği taşımaktadır.
Tarih boyunca büyük dönüşümler, çoğu zaman en zor dönemlerde atılan cesur adımlarla gerçekleşmiştir. Bugün yaşanan gelişmeler de benzer bir kırılma anına işaret etmektedir. Bu fırsatın doğru değerlendirilip değerlendirilemeyeceğini ise zaman gösterecektir.
Selam ve dua ile